Tevekkül Gemisi-3 |
Fakat yanlış anlama. Tevekkül, esbabı bütün bütün reddetmek değildir. Belki, esbabı, dest-i kudretin perdesi bilip riayet ederek; esbaba teşebbüs ise, bir nevi dua-yı fiilîtelâkki ederek, müsebbebatı yalnız Cenâb-ı Haktan istemek ve neticeleri Ondan bilmek ve Ona minnettar olmaktan ibarettir.
En çok yanlış anlaşılan ve en çok birbirine karışan konu; tevekkül etmek ve sebeplere riayet etmek birbirine zıt mıdır?
Birinci Lem’a’da Hz.Yunus(A.S) balığın karnında, her taraftan ümit kesik bir vaziyette iken, esbab bilkülliye sukut ettiğinde, (yani onu ordan kurtaracak tek bir sebep yokken; gece, deniz ve balık sebepleri aleyhine ittifak etmiş iken) nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyeti nasıl bulduysa, sebepleri etkisiz, tesirsiz idrak ettiyse, tevekkül; sebeplere riayet ederken aynı tevhid nuru ile ‘Allah dilemezse bu başvurduğum sebep hiçbir şekilde fayda vermez, kafi gelmez” şuuruyla Müsebbib’ül Esbabı her şeyin üstünde görmektir.
Sebep, Arapça sbb kökünden gelen sabab “ip, urgan” demektir.
“Dest-i kudret” yani kudret eli; birşeyin bir diğer şeyi netice vermesi şeklinde adeta bu ip olan sebepler ile nesneleri birbirine bağlayan asıl etkendir. Bu açıdan sebebe riayet aslında Müsebbibin iradesine boyun eğmek oluyor; çünkü o sebebi o yarattı ve o irade etti; o sebebin ardında onun kudret eli var. Efendimiz (S.A.V) bu sebepten “önce deveni bağla sonra tevekkül et” buyurur. Sebebe riayet böyle bakınca tevekkülün bir parçasıdır.
Peki sebep ne zaman perde olur?
Dest-i kudretten gafil olup bütün etkiyi sebebin kendisinde gördüğümüzde.
İnsan Yusuf (a.s) misali kuyunun dibinde, o........