Peygamber Ordusunda Bir Cehennemlik
Senelerden beri medyayı takip etmediğim halde, şu günlerde bizim mahallemizde yaşanan, sağır sultanların bile duyup dudaklarını uçuklatan hadiseler üzerine, vaktiyle yayınlanmış bu yazımızı güncelleyerek okuyucuların ilgisine takdim ediyorum. Evet, maalesef küçükten büyüğe herkes, her vesileyle siyaset ve ekonomi canibindeki utanç verici, daha doğrusu yüz kızartıcı olaylardan bahsediyor. Yargının görev alanına girmiyoruz ve yazımızda kimseyi de itham etmiyoruz. “Beraat-i zimmet asıldır.” kaidesiyle, suçu sabit olmamış kimse(ler) için şimdilik bir şey demiyoruz. Fakat ne yazık ki orta yerde söylenenler için, şuyuu vukuundan beterdir, deyimindeki hal üzereyiz.
Üzüntümüz ve hayıflanmamız dindar bilinen, dindar görünümlü kişi veya kuruluşların dillere düşen ibretlik durumu içindir. Üzüntümüz, bir kısım dindarların ateşle imtihanı sırasında kirlenip sadece üstünü başını yakması değil, belki de uzun yıllar telâfi edilemeyecek güven ve itibar erozyonuna uğramasıdır. Bugüne kadar itimat sebebi olan dindarlık ortaya dökülen olaylar sebebiyle toplum nezdinde gözden mi düşüyor? Başka bir deyişle tuz kokmaya mı başladı? Eğer öyleyse…
***
“De ki: “İçinizdekini gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerdeki her şeyi, yerdeki her şeyi de bilir. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Al-i İmrân/29) Cenâb-ı Allah’ın, açığa vurulanı da sinelerde gizleneni de bildiği, bundan başka onlarca âyette beyân edilir. (Neml/74, Kasas/69, Mülk/13-14 ilh.)
"Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalplerinize ve amellerinize bakar." (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9)
***
Bir önceki yazımızda Uhud’tan bahsetmiştik. Çok değerli ve müdakkik bazı okuyucuların ricası üzerine Uhud’a devam edeceğiz. Önceki yazıdan hatırlanacağı üzere, Mekke müşrikleri Bedir mağlubiyetinin intikamını almak için ordu düzüp Medine yakınlarına kadar gelmişlerdi. Peygamber ordusu onları Uhud Dağı eteklerinde karşılayıp meydan savaşı vereceklerdi. Bu gazvede düşmanla çarpışan yiğitleri Peygamber Efendimiz (sav), bir grup sahabeyle beraber seyrediyordu. Ashabdan biri “Ya Resûlullah! Şu yiğidi görüyor musun ne kahramanca savaşıyor! O senin halanın oğlu Abdullah’tır” deyince, Hazreti Peygamber (sav), “İnşallah o cennetliktir” diye buyurur.
Sahabe meydanın diğer tarafına bakar. Bu defa başkası, “Ya Resûlullah, şu da Hâris’in oğlu Kuzman’dır. Dokuz müşriki yere sermiş ve yaralı halde hâlâ çarpışıyor. Bu ne yiğitçe bir vuruşmadır ey Allah’ın Resûlü” der. Fakat Peygamberin mübarek yüzünün rengi değişir, kaşlarını çatarak “O cehennemliktir” diye cevap verir!..
Sahabe, Hazreti Peygamberin (sav) bu sözlerinin hikmetini anlamadıkları için bir hayli şaşırır. Savaşın sonunda, İbn-i Katade ağır yaralı haldeki Kuzman’ın yanına vardığında “Ey Kuzman, sana müjdeler olsun. Bu meydanda Allah ve Resûlü uğrunda kılıç sallayıp vuruştun, ne mutlu sana. Eğer ölürsen inşallah cennetlik olacaksın.” sözleriyle onu müjdeler.
Fakat Kuzman, o vakte kadar kalbinde sakladığı niyetini şu sözlerle açığa çıkarır: “Ey İbn-i Katâde, beni buraya getiren ne Allah’ın dini ne de Muhammed’in şerefiydi. Ben buraya sadece Medine’nin........
