menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Cumhurbaşkanlığımız Makamına Açık Mektup

4 0
08.10.2026

Sayın Cumhurbaşkanımıza, altta sunulan bu “Kur’an ve İmana Hizmet” muhtevalı yazımız, aylar önce taahhütlü olarak posta ile gönderilmiş; orada, bu konunun aynı yazı ile Diyanet İşleri Başkanlığı Genel Müdürlükleri, İl Müftülükleri ve Üniversitelerimizin bazı İlahiyat ve İslami İlimler Fakültelerine gönderildiği de belirtilerek, Cumhurbaşkanlığımızdan, “bu teklifimizin ilgililerden önemle değerlendirilmesinin istenmesi” talep edilmiştir.

Ancak daha sonra Cimer Görevlilerince ya isteğimizin çok iyi anlatılamamış veya ilgililerce anlaşılamamış olacak ki “Başvurunuzun net ve açık bir şekilde, Cimer adresi aracılığıyla yeniden iletilmesi durumunda değerlendirileceği” ifadesi ile tekrar gönderilmesi istenmiştir.

Bir iki yazışmayla da gayemizi gerçekleştirmemiz mümkün olamayınca; haklı, fakat hassas prosedürler içinde olan Cimer yoluyla fikir beyan etmenin zorluğu üzerine, aynı konu, bu defa, Cumhurbaşkanlığı Makamımıza Açık Mektup olarak arz edilmek istenmiştir.

Ahirzamanda, dünya devletlerinin ve insanlığın adeta şaşırıp çıldırdığı bir zamanda “Kur’an ve İmana Hizmet” başlığıyla dinimizin doğru usul ve müfredatla anlatılmasının, insanımızın iki cihanda da mesut olması için bu asrın şartlarına uygun bir din hizmetinin gerçekleştirilmesi gayesiyle, ilgili kurumlarımızın en yetkili büyüğümüzce uyarılmasına, vazifelendirilmesine ihtiyaç duyulmuştur.

Kurumsal resmi din eğitiminde de uygulanmak üzere; tefsir, irşat, müfredat hazırlıklarında asra uygun doğru tarzlar seçilip çalışılması için, böyle bir vazifeyi yapmaya daha layık ve salahiyetli kurumlarımızda vazifelilerin yönlendirilmesi gerekmektedir.

İnsanlığın en son ve tam gelişmiş medeni toplumlarını iki cihan saadetine taşıyacak çok mükemmel olan dinimiz İslam’ın, adeta asırlar öncesine ait müfredat ve usullerle, daha çok ilmihal ağırlıklı, yapılması, gerekli dinî emir ve yasakların ve bilhassa zaruri olanların yanında teferruat sayılabilecek klasik malumatlarla anlatılmaya çalışılmasının yetersiz olduğu ifadeye çalışılmıştır.

Sahasında uzman olan ilim adamlarımızın ve bilhassa ilahiyat hocalarımızın pek çok sempozyum, panel ve konferanslarından kazanılan bilgilerinin bir özeti ve temel bilgileri halinde yazımızın altında birkaç ilmî makale metinlerine ulaşılacak adresler de belirtilerek konmuştur.

Ayrıca bu metinler Diyanet İşleri Başkanlığımızın hemen ilgili bütün Genel Müdürlüklerine, bütün İl Müftülüklerine, 4-5 İlahiyat Fakültesi Dekanlığına da 5-6 ay önce e-posta ile aynen gönderildiği halde, birkaç makam dışında muhataplarımızdan ilgili bir cevap veya bilgi alınamamıştır.

Mekke döneminde yıllarca inzal olan Âyetler hep Temel İman Hakikatleriyle ilgili olmuştur. Allah’ın varlığı, birliği, Haşrin hakikati, Peygamberlik müessesesinin varlığı, ispatı ve Sünnet-i Seniyyenin önemi, Kur’anın semavi kitap oluşu vb, dine ait temel esaslar üzerinde durulmuştur.

Ancak bugün o cahiliye devri gibi bir hale gelindiği ortamda, Peygamberimiz ASM.’ın Sünnetine uyarak, her şeyden önce, İslamî vazifeler değil de; Mekkî Âyetler gibi, Temel İman Hakikatlerinin üzerinde durulması ve hatta bunun nakillerle değil de; daha ziyade, ilimlerin hakiki verileriyle insanımıza sunulması, ispatlarının yapılması artık zaruridir.

Zaten iman hakikatlerini aklına kalbine sığıştıramayan insanın da dini emirleri yerine getirmesi hayal bile edilemez ve realitede öyle de olmaktadır. Hem bilhassa bu asrın kültürlü müminleri bile, ilimlerin Seküler yorumları sebebiyle daha ziyade aklen yaralıdır. Bizim dinimizin ilimlerle problemi olamaz. Hatta Fenlerin harika yorumlarıyla kâinat Temel iman hakikatlerinin ispatı için ikinci bir Kur’an gibi ortada durmaktadır. Bu konuda çok ilmî çalışmalar yapılmış orta durmaktadır.

Bir taraftan da bazı Müslüman’ların hala iddia ettikleri cihat anlayışı da değişmiştir. Medenilerle ilmî bir mücadele daha doğru olacaktır. Devletimiz bu sahada çok önemli örnek çalışmalarda muvaffak olmuştur. Yazımızın bu sahanın elemanları, uzmanları olan görevlilerce incelenmesinde bu manaların önemi ve ispatı çok açık ve net olarak görülecek, talebimizin ne kadar hayatî olduğu anlaşılacaktır.

Cumhurbaşkanlığından istediğimiz bu sahanın belirtilen vazifelilerinin bu konuya eğilmelerinin, değerlendirmeler yapmalarının sağlanmasını temin edilmesidir.

Gereğini arz ederim.

Eğitimci arkadaşları adına emekli öğretmen Halil Köprücüoğlu

***

AHİRZAMANDA, KUR’AN ve İMANA HİZMET ETMEK…

Rabb-i Rahimimiz, bütün insanlığa temel bir manayı lütfeder:"Yemin olsun güneşe ve aydınlığına ve onu takip eden Aya ve onu gösteren Güne ve onu örten geceye ve gökyüzüne ve onu bina edene ve yeryüzüne ve onu yayıp döşeyene ve nefse (kişiye) ve onu intizamla yaratana." manasındaki Âyet-i Kerimeyle (Şems Suresi, 91:1-7.) ve “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlûkatı yarattım.” mealindeki Hadis-i Şerifle Yaratılış ile ilgili önemli bilgileri te’yit etmektedir! (bkz: 1. Ed-Dürerü’l-Müntesire, Celalettin-i Suyuti, 125.2. El-Esraru’l-Merfua, Aliyyu’l-Kâri, 273.3. Keşfu’l-Hafa, Aclunî, 2/133.4. El-Fetevâ, El-Halîlî, 1/72.5. Mesnevi, Celâleddin-i Rumî, 5/104.6. Divan-ı Mevlânâ Câmî, 37.7. Divân-ı Niyaz-i Mısrî, 2.8.)

Sizlerin daha da iyi bildiği gibi, biz, bu asırda, Kâinat ve İnsanın Yaratış Gayesini, hangi hikmetle yaratıldığının muammasını; Temel İman Hakikatlerini, anlamaya ve anlatmaya çalışmanın, öncelikle ilgilenilecek en ÖNEMLİ bir mesele, en büyük bir DAVA olduğunu ifade ederek söze başlıyoruz!

I-Yaratılışı Anlamak, Yaratıcıyı Tanımak ve İman Etmek

Yaratılışı kavramak, Allah’ın varlığını ve birliğini tanımak, insan için olmazsa olmazdır! Eğer insan, Rabbini tanır, maddi-manevi her şeyini, his ve istidatlarını Allah'ın emrettiği gibi kullanırsa doğru dürüst insan olabilir. Yoksa "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Hepsi de onu yüklenmekten kaçındı ve ondan korktu. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir." (Ahzâb Sûresi, 33:72.) manasının muhatabı Cahil Ve Zalim olmaktan kurtulamaz!

Fakat doğru bir Mümin olup Hamdin, Şükrün doğru şeklini gerçekleştirerek, dine uyar, tâbi olursa; insanın cevherine bırakılmış istidatların her birisi, kendi âlemine bir pencere olur. İnsan, o pencerelerden, hem o âlemlere bakar; hem de o âlemlere tecelli eden Rabbinin Sıfatlarına, Esmasına bir Ayna olur. Her iki âleme tecelli eden, insana da tecelli eder. O zaman İnsan, ruhuyla, cismiyle şahadet ve gayp âlemlerine tam bir HÜLASA olur. Diğer bir ifadeyle insan, Rabbimizin, kemaldeki Sıfatlarına hem Mazhar (ayna, yansıma yeri), hem de Muzhir (ortaya çıkaran, gösteren) olur.

Nitekim pek çok âlim, Yaratılış ile ilgili: كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِيًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِيَعْرِفُونِى ["Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlukatı yarattım." (Süyûti, ed-Dürerü'l-Müntesire, s. 125; Ali el-Kàrî, el-Esrârü'l-Merfûa', s. 273).] Hadis-i Şerifteki manayı tasdiken, 'Mahlûkatı yarattım ki, bana bir AYNA olsun ve o aynada Cemalimi göreyim.' …manası üstünde durmuştur.

Çok yüksek istidatta yaratılan insanın, muhakkak, akıl, kalp ve pek çok istidadıyla kendini, çevreyi, varlıkları anlaması gerekir. “Biz neyiz, bu âlem nedir, nereden geldik, nereye gidiyoruz; Nasıl var olduk, Yaratıcı var mıdır, ölüm nedir, ikinci bir hayat, başka bir âlem olabilir mi, burada işimiz nedir?” vb. çok önemli soruları cevaplamasına zaruret vardır.

Bu önemli manayı, bazı zatlar basitleştirerek idrak etmemize çalışmışlar:

“Bir büyük SULTAN varmış. İlim, Kudret ve İradesi sınırsız imiş! O’nun Servetçe pek çok hazineleri; o hazinelerde her çeşit cevherleri, elmasları, zümrütleri bulunuyormuş! Hem gizli pek acayip defineleri de varmış! Hem çok garip, ilginç sanayi dallarında pek çok maharet, kemâlat sahibiymiş! Hem hesapsız çok acayip Fenlerle ilgili sınırsız ilme, ihataya sahipmiş! Hem güzel sanatlarda da çok bilgisi bulunuyormuş! Şefkat, Merhamet, Hikmet, Adalet vb. sayısız mükemmel isim ve sıfatların sahibiymiş!

Her Cemâl ve Kemâl sahibi, kendi Cemal ve Kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o muhteşem, şanlı, büyük Sultan, sayısız sergiler açıp, mutlak, sınırsız İlim, Kudret ve İradesini, oralarda ortaya koyduğu eserlerle, saltanatının haşmetini, servetinin şaşaasını, san'atının harikalarını, bilgisinin çokluğunu, yüksek Cemâl ve Kemâlini, iki yönden görmek istemiş:

1-Bizzat Kendisi, bütün incelikleri ihata edebilecek hassas yüksek Nazarıyla görmek;

2-O’nu eserlerinden anlayıp takdir edebilecek istidatta yarattığı İnsanın nazarıyla görmek..

Bütün yaratılmışlara, kâinata böyle bakmakla, kalp ve aklımızı tam tatmin edip huzur bulunulacak bir yol vardır! Felsefe maalesef insanlığın fıtrî sorularına hala cevap bulamamış, saadet ve huzuru temin edememiştir. Ancak, verilen ömür sermayesi çok azdır; lüzumlu işler de pek çoktur. İnsanın kalp, mide dairesinden tutun, tâ bütün canlılar ve dünya dairesine kadar, birbiri içinde daireler var. Her bir dairede, bir vazife bulunabilirse de en küçük kalp dairesinde en büyük, ehemmiyetli, daimi vazife vardır!

Hem, her zaman bütün insanları ciddi meşgul eden, dünya savaşlarından, dünyaya hâkim olmak davasından daha önemli bir meselesi vardır. Herkesin başına öyle büyük bir DÂVÂ açılmış ki, her insanın, Alman, İngiliz kadar kuvveti, serveti, aklı da varsa, bu dehşetli zamanda her şeyini o büyük davayı kazanmak için tereddütsüz sarf etmesi gerekir!

İşte, yüz bin meşhur insanların, Peygamberler gibi büyüklerle ittifak ederek, Kâinatın Sahibi olan Yaratıcımızın, binler söz ve müjdelerine dayanarak haber verdikleri çok önemli dava şudur:

“Herkesin, iman karşılığında, bu dünya kadar bağlar ve saraylarla süslenmiş, ebedi, daimî bir mülkü kazanmak-kaybetmek davası başına açılmıştır.” Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maalesef Materyalist, Seküler inançsızlık hastalığıyla çoklar o büyük, önemli, hayatî davayı kaybediyor! Acaba bu kaybettiği davanın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?

İşte biz Müminler olarak, o çok önemli, çok büyük Kulluk Davasını kazanmak için, her birimizin, aklımız yüz derece daha çok olsa, ancak bu vazifeye sarf etmek lâzımdır diye kanaatimiz var. Bu basite indirilmiş, Hadisteki temel manaya, Felsefe, hala cevap vermekte, verememektedir! Hâlâ, bütün insanların sormaya devam ettiği, “ Biz neyiz, bu âlem nedir, nereden geldik, nereye gidiyoruz; burada işimiz nedir, Yaratıcı var mıdır, ölüm nedir, ikinci bir hayat, bir hesap günüyle, başka bir âlem olabilir mi vb. insanlığın, en önemli sorularına cevap verilememiş; bu meseledeki ilmî cevaplardan mahrum kalınmıştır!

Hatta bırakın bu sorulara cevap vermeyi, ilimlerin gerçeği ifade eden verileri, materyalist yorumlar ile dinsizliğe alet edilerek üretilen Seküler felsefelerle, insanlık, her sahada bunalımlara sokulmuş, saadeti yok edilmiştir. İşte insanlığa önce bu yaratılış, iman, Yaratıcıyı tanımak, Marifetullah konularında asrın idrakine uygun, ilmi tarzda, analitik bir bakışla İslam’a Hizmetin Tebliğ ve İrşadın çok önemi vardır!

II- İki Cihanın Saadetinin Prensipleri Dinler

Bizler dinleri Saadet Prensipleri olarak değerlendiririz. Sadece İslâm’ın Şartlarını sayıp anlatmayı kâfi göremeyiz! Rabb-i Rahim ve Hakîmimiz asırlara göre dinleri hep geliştirerek, değiştirmiş. Hz. Âdem As’a indirilen din, Peygamberimiz ASM’a indirilen Şeriatın, tafsilatına, genişliğine, ihatasına elbette benzemez. Belki, bir asırda, kavimlere göre ayrı şeriatlar, peygamberler gelmiş. Sonra, Peygamberimiz Muhammed ASM’ın gelmesi sayesinde, insanlar adeta basit dereceden, en gelişmişine terakki ettiğinden, insanlık bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı dinlere, ayrı muallimlere de lüzum görülmemiş, ihtiyaç kalmamıştır.

Nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir, mizaçlara göre ilâçlar farklılaşır. Öyle de, asırlara göre şeraitler, dinler değişmiş, milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül etmiş! Temel Hakikatleri ayni kalmakla birlikte, Şeriatların teferruat kısmı, ahvâl-i beşeriyeye bakmıştır. İrade-i İlahiden, İslamiyet’in son şekli gönderilerek, bütün insanlığın iki cihan saadeti sağlanmıştır!

Burada, Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrifi, tarif ediciyi hatırlamamız gerekir:

1-Birisi, KÂİNAT Kitabıdır ki, orada, İslamî literatürdeki, Adetullah’ın, Sünnetullah’ın somutlaşmış tecellileri vardır! Kâinat Kitabında yaratılan varlıklardaki çok sanatlı, ince hakikatler, Fenlerin, gerçeğe tâbi verileriyle geniş olarak ortaya konmuştur! Ancak, İslamiyet’in ilimlerin maluma tâbi verileriyle problemi yoktur. Ama Faili ortadan kaldıran Seküler yorumları, ilmin saptırılmış verilerinden ayırmak gerekmektedir.

2-Birisi, şu Kâinat denilen kitab-ı kebîrin Âyet-i Kübrâsı olan Hâtemü'l-Enbiyâ Muhammed ASM’dır. (Daha önce yüz yirmi dört bin Peygamber ile; sonra da yüz yirmi dört milyon Evliya, Asfiya ve Muhakkik ile de Tebliğler yapılmıştır.)

3-Birisi de son semavi kitap olan Kur'ân-ı Azîmüşşândır! (Daha önce de başka semavî kitaplar gönderilmişse de onların asılları tahrip edilip, bozulmuşlardır.)

III-İman Ve İslam’ın Temel Kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Onu Anlamak

KUR’AN; “Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi, âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi; şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri; zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı; sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı, âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı; şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi; avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası; Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı; şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi; insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’in mâ ve ziyası; nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi, insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi; hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak … tek, câmi' bir Kitab-I Mukaddestir...

O’nun, yüzünden okutulması da elbette çok önemlidir. Amma sayılanlar gibi yüksek vasıflarıyla anlatılması çok daha zaruridir! En mükemmel ve son semavi kitap olan Kur’ân-ı Kerim, indirildiği dönemden beri onu iyi anlamak için hep tefsir edilerek, saadet prensiplerinin ortaya koyulmasına çalışılmıştır. Bu tefsir tarz ve muhtevası, o dönemlerin Kur’an hizmetindeki usul ve muhtevayı da ortaya koymuştur. Peygamberimiz ASM. ile başlayan tefsir faaliyeti, daha sonra çoğalarak ve çeşitlenerek gelişmiştir. İslam’ın, farklı coğrafyalarda yayılması, sosyal hayatın insana pek çok problemler çıkarması gibi imtihan sırrı sebepleriyle, temel sorular da çok artmış, Temel Kaynak olan Kur’an’ın tefsirine, bütün dertlere derman olacak O’nun ince manalarına daha fazla ihtiyaç duyulmuştur.

Asrımızdaki çağdaş Tefsir........

© Risale Haber