İrade Hürriyeti, Mutluluk ve Kader-3 |
(Said Nursi’nin Kader Risalesi’nin Şerhi)[1]
Kadere İman ve Mutluluk
Zâtiyet vasfı gerçek manada Allah’ta olduğu için, gölge ve küçük zâtiyetiyle Onun Zâtına ayna olabilecek potansiyeldeki insan elbette Allah için kıymetlidir. Zâtiyetin göründüğü irade sıfatı ve o sıfatın dengeli kullanılması Onun katında çok önemlidir. Bu manada O, zâtiyeti görünsün ister. Yani insan iradesini kullansın ve tercih yapsın. Bu açıdan iradesini darmadağınık eden ve kararsızlık Cehennemi içinde yuvarlanan bir münafık, kararlı bir müşrikten Zât-ı Uluhiyet’e daha uzaktır. İradesini haktan yana kullanmayan bir müşrik de Hak’tan yana kullanan bir mümine göre daha uzaktır. Derece derece kendi irade ve zâtını, Külli İrade ve Zât’ta tevhid ile fena eden, teslim ile Ona hayatını ve zâtını feda eden bir kul da Ona herkesten ve her şeyden daha yakındır.
İnsandan istenilen, iradesini yok etmesi değil. Hikmeti idrak ederek İlahî İrade’yi her yerde ve her şeyde okumak… Sonrasında kendi cüz’î iradesini Külli İrade ve Zât’a tevhid ve teslim ile uydurmak… Sonrasında tevekkül edip Kaza’yı Ona bırakıp hayret ve muhabbet ile akışı seyretmektir. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hz.leri bu güzel hali şöyle ifade eder:
“Hak şerleri hayr eyler
Zannetme ki gayr eyler
Ârif ânı seyreyler
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler.”
Bu noktada Bediüzzaman bir soru-cevap ile insan hürriyeti ile, kaza-kader ilişkisini şöyle açar:
Eğer desen: “Kader bizi böyle bağlamış. Hürriyetimizi selbetmiştir. İnbisat ve cevelâna müştak olan kalb ve ruh için kadere îmân bir ağırlık, bir sıkıntı vermiyor mu?”
Elcevab: Kat’â ve aslâ!.. Sıkıntı vermediği gibi, nihayetsiz bir hiffet, bir rahatlık ve revh u reyhanı veren ve emn ü emanı temin eden bir sürur, bir nur veriyor. Çünki: İnsân kadere îmân etmezse, küçük bir dairede cüz’î bir serbestiyet, muvakkat bir hürriyet içinde, dünya kadar ağır bir yükü, bîçare ruhun omuzunda taşımaya mecburdur. Çünki: İnsân bütün kâinatla alâkadardır. Nihayetsiz makasıd ve metâlibi var. Kudreti, iradesi, hürriyeti; milyondan birisine kâfi gelmediği için, çektiği ma’nevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müdhiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır. İşte kadere îmân, bütün o ağırlığı kaderin sefinesine atar, kemâl-i rahat ile, ruh ve kalbin kemâl-i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelanına meydan veriyor. Yalnız nefs-i emmârenin cüz’î hürriyetini selbeder ve fir’avuniyyetini ve rubûbiyyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar. Kadere îmân o kadar lezzetli, saadetlidir ki, târif edilmez. Yalnız şu temsil ile o lezzete ve o saadete bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:
İki adam, bir pâdişahın payitahtına giderler. O pâdişahın mahall-i garâib olan has sarayına girerler. Biri, pâdişahı bilmez; o yerde gasıbâne, sârıkane tavattun etmek ister. Fakat o bahçe, o sarayın iktiza ettikleri idare ve tedbir ve varidat ve makinelerini işlettirmek ve garib hayvanatın erzakını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemadiyen ızdırab çeker. O cennet gibi bahçe, başına bir cehennem gibi oluyor. Herşeye acıyor. İdare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da, o hırsız edebsiz adam, te’dib sûretiyle hapse atılır. İkinci adam, pâdişahı tanır, pâdişaha kendini misafir bilir.Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizâm-ı kanunla cereyan ettiğini, herşey bir programla, kemâl-i sühuletle işlediğini itikad eder. Zahmet ve külfetleri, pâdişahın kanununa bırakıp kemâl-i safa ile o cennet-misâl bahçenin bütün lezzetlerinden istifâde edip pâdişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinaden herşeyi hoş görür, kemâl-i lezzet ve saadetle hayatını geçirir.
İşte sırrını anla.
Bu 3. Mebhas’taki soru cevap ile Bediüzzaman bize, kâinatta var olan İlahî Nizam ve Kader’e uymayan bir kişinin perişan halini, her şeyi ıslah etmeye çalışıp mağlup........