Türklük ve Kürdlük, Seyyidlik ve Şerifliğe mâni midir?

Risale-i Nur eserlerini insafla okuyup istifade eden kimseler için Üstâd Bediüzzaman'ın Kürd, Türk, Arap yahut başka bir ırktan olmasının herhangi bir farkı yoktur. Nitekim Üstâd Bediüzzaman; yazdığı eserler ile milyonlarca kalbe dokunmuş, iman ve Kur'ân hakikatlerinin neşri ile muvazzaf bir müceddid-i âhir zaman olarak hizmetini îfâ etmiştir.

Sosyal medya başta olmak üzere sık sık gündeme gelen, bizler için lüzumsuz olan bir mevzû vardır ki; sürekli serrişte edilmektedir. Artık bu netameli meselede yani Üstâd Bediüzzaman'ın Seyyidliği ve Kürdlüğü meselesini delilleriyle ortaya koyan bir yazı yazma ihtiyacı hâsıl olmuştur

Evvelâ bu meselenin arka planına, hangi kesimlerin nelere binâen neler dediğini ifade edip ardından ortaya delilleri ile meseleyi açıklamaya gayret edeceğiz.

Bediüzzaman Said Nursî'nin Kürd olduğunu bu sebeple Seyyid olmadığını iddia eden kesimler olduğu gibi, Seyyid olduğunu bu sebeple Kürd olmadığını iddia edenler vardır. Garazkâr ve ırkçı kesimleri istisna ederek, insaflı olan insanların her iki fikir için de kendilerine göre deliller getirdiğini görmek mümkündür.

İlk başta İslâm literatüründe geçen "Arab-ı Müsta‘ribe" kavramı ile mevzûmuza başlayalım.

Arab-ı Müsta‘ribe (العَرَبُ المُسْتَعْرِبَةُ): "Sonradan Araplaşanlar, yani aslen Arap olmayıp zamanla Arap dilini, kültürünü ve kimliğini benimseyenler" demektir.

Bu ifadeye kıyasla daha önce herhangi bir tez, makale, kitap ve yazıda geçmeyen literatürde doğrudan karşılığı bulunmayan bazı sosyolinguistik eğilimleri ifade edebilmek için 2 tane kavram türettik. Bu kavramlar "Ekrâd-ı Müstekride" ve "Etrâk-ı Müstetrike" kavramlarıdır.

1- Ekrâd-ı Müstekride (الأَكْرَادُ المُسْتَكْرِدَةُ): "Sonradan Kürdleşenler, yani aslında Kürd olmayıp zamanla Kürd dilini, kültürünü ve kimliğini benimseyenler" mânâsına gelmektedir.

2- Etrâk-ı Müstetrike (الأَتْرَاكُ المُسْتَتْرِكَةُ): "Sonradan Türkleşenler, yani aslen Türk olmayıp zamanla Türk dilini, kültürünü ve kimliğini benimseyenler" demektir.

Nasıl ki aslen Arap olmayıp da sonradan Araplaşanlara "Arab-ı Müsta‘ribe" denildiği gibi sonradan Kürdleşenlere de "Ekrâd-ı Müstekride", sonradan Türkleşenlere de "Etrâk-ı Müstetrike" denilmesi; aklen ve mantıken muvâfıktır. Tarihen de bunlara Kürdleşen Seyyidler ile Türkleşen Seyyidleri misâl vermek mümkündür.

Hz. İbrahim (as) Arap mıdır? Değildir. Peki ya oğlu Hz. İsmail (as) Arap mıdır? Değildir. Hz. İsmail (as) Mekke'de Cürhümlülerden bir kız ile evlenir ve o soydan Adnanîler gelir. Resûl-i Ekrem (asm) Efendimiz bu soydan geliyor. Yani Hz. Muhammed (asm), İslâm tarihinin de şehâdetiyle ve ifadesiyle "Arab-ı Müsta‘ribe"dir. Aslen Arap olmayıp sonradan Araplaşanlardandır. Bu dediğimizi İslâm tarihine vukufiyeti olanlar tasdik ederler.

Buraya kadarki mesele anlaşıldı ise şimdi yeni türettiğimiz ve literatüre kazandıracağımız bu 2 kavrama gelelim. Delillerimizi sunalım. Üstâd Bediüzzaman'ın 3 talebesi üzerinden ele alarak başlayalım.

1- Hulusî Yahyagil Bey

Üstâd Bediüzzaman, lâhika mektubunda "...Türk olan Hulusî..." (Barla Lâhikası, s. 229) diyor.

"Latif Nükteler" eserinde (ki Osmanlıca Lem'alar eserinin "Dokuzuncu Lem'a" kısmında geçer) Hulusî Yahyagil Ağabey'in bir suâli üzerine Bediüzzaman şöyle cevap verir:

«Cedlerinizden birisinin imzası

اَلسَّيِّدْ مُحَمَّدْ

'e dair mahrem sualiniz var.

Kardeşim buna cevab-ı ilmî ve tahkikî ve keşfî vermek elimde değil. Fakat ben arkadaşlarıma derdim ki: "Hulusî ne şimdiki Türklere ve ne de Kürdlere benzer. Bunda başka bir hasiyet görüyorum." Arkadaşlarım da beni tasdik ediyordular.

دَادِ حَقْ رَا قَابِلِيَّتْ شَرْطْ نِسْتْ

sırrıyla "Hulusî'de büyük bir asalet tezahürü, bir dâd-ı Hak'tır." der idik.» (Latif Nükteler, s. 76) Burada da Hulusî Bey'in cedlerinden birisinin اَلسَّيِّدْ مُحَمَّدْ diye imzası olması sorusuna cevap verirken "buna cevab-ı ilmî ve tahkikî ve keşfî vermek" elinde olmadığını ifadesi ile beraber siyâdetini/seyyidliğini de kabul ediyor.

Hulusî Yahyagil Bey'in kabir taşında Seyyidliği ile alâkalı geçen ifade de dikkat çekicidir: "Risale-i Nur'un Birinci Talebesi Emekli Albay Es-Seyyid İbrahim Hulusî Yahyagil"

2- Ahmed Hüsrev Altınbaşak Ağabey

Üstâd Bediüzzaman, bir mektubunda "...Hüsrev (...) gibi (...) Müslüman-Türk gençleri..." (Barla Lâhikası, s. 229) ifadesini kullanmıştır.

Üstâd Bediüzzaman, daha sarîh şekilde Hüsrev Ağabey'i Türk milletinden olduğunu ifade ettiği 2 yer ise şurasıdır: "Hüsrev, Türk milletinin ma‘nevî büyük bir kahramanı; ve bu vatanın bir halâskârıdır. Ve Türk milleti onun ile iftihâr edecek bir hâlis fedâkârıdır." (Şuâ'lar, Elyazma Osmanlıca, Hayrat Neşriyat, s. 553) "Bu benimle mahbûs genç Türklerden öyleleri var ki ve öyle âlî seciyeleri taşıyorlar ki, beni hayrette bırakmış ve Türk milletinin bir sebeb-i tefevvukunu onların seciyeleriyle bildim meâlindeki cümleden murad, Hâfız Alî ve Hüsrev ve emsâlleridir." (Barla Lâhikası, Osmanlıca El Yazma, Hayrat Neşriyat, s. 312 - 313)

Hüsrev Altınbaşak Ağabey'in kabir taşında da Seyyidliği ile alâkalı şu ifadeler yer alır: "...Seyyid Ahmed Hüsrev Altınbaşak..."

3- Mehmed Feyzi Efendi

Mehmed Feyzi Efendi şöyle demiştir: "Ben öz be öz Türk'üm!" (Mehmet Feyzi Efendi'den Feyizler III, s. 135)

Mahkemede müdâfaa esnasında Mehmed Feyzi Efendi "Ben şeceresi ma‘lûm bir Türk'üm." (Müdâfaalar, s. 177) ifadesini kullanmıştır.

Bu ifadelerin ardından, şu soruya da cevap verelim: "Üstâd Bediüzzaman'ın diğer talebelerine 'Ağabey' derken neden Mehmed Feyzi Efendi'ye 'Efendi' denilmiştir?" Bu suâli, derslerine yıllarca gidip gelenlere tevcih ettiğimizde şu şekilde cevap aldık: "Mehmed Feyzi Efendi'ye 'Efendi' tabirinin kullanılması, hem anne hem baba tarafından seyyid olmasından dolayıdır." (Nakleden: Hasan Erdoğan; Nakli Kaydeden: Abdulkadir Çelebioğlu; Kayıt Tarihi: 03.01.2021)

Mehmed Feyzi Efendi'nin soy ismi resmiyette "Şallıoğlu"dur. Bu soy isminin aslında Şam'dan gelen Seyyidlere dayandığı ve o aileye "Şamlıoğlu" denildiği de bölgede bilinen bir husustur.

Hulusî Yahyagil Bey, Ahmed Hüsrev Altınbaşak Ağabey ve Mehmed Feyzi Efendi hakkında yapılan nakillerde; hem Türk kimliğiyle anıldıkları hem de Seyyidlik nisbetlerinin bulunduğu görülmektedir. Bu durum, Türklük ile Seyyidliğin birbirine mâni olmadığını gösteren dikkat çekici misallerdendir. Bu 3 zât da "Etrâk-ı Müstetrike" kavramı içine girmektedirler.

4- Bediüzzaman Said Nursî

Bediüzzaman Said Nursî "...Kürd'üm..." (Âsâr-ı Bediîyye, s. 422) demiştir.

Üstâd Bediüzzaman, çeşitli eserlerinde de -mesela Hutbe-i Şamiye eserinde- "Evet biz Kürdler size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve talebeleriniziz." (Âsâr-ı Bedîiye, s. 372) demektedir.

Kendisini Kürd olarak görüp Eski Said döneminde de "Kürdî" mahlasını kullanmıştır. Ama Üstâd Bediüzzaman hayatı boyunca asla kavmiyetçilik ve ırkçılık yapmamıştır. Kendi ifadesi ile: "Bana eskiden Said Kürdî derlerdi. Ben Kürtçü değilim. Müslüman bir kimse kavmiyetçi olamaz. Türk-Kürt yok. İslâmlık hepsini birleştirmiştir. (Ellerini birleştirerek, birliğe işaret etti.)" (Nakleden: Muslihiddin Sönmez, Son Şahitler - 4, s. 379 - 380)

Mektûbât eserindeki bir suâl ve cevap da şu şekildedir: «Eğer derseniz:........

© Risale Haber