We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

DÜŞÜNEN KOYUN-24. BÖLÜM (Düşünmek)

2 1 0
28.07.2021

Koyun gökyüzüne bakıyordu. Gece, köpüklü bir dalga gibi gökyüzünü sarmıştı. Yıldızlar dalgaların arasından görünen balık pullarını andırıyordu. Attan ürkerek boğulmak üzere olduğu gün geldi aklına, suyun dibinde gezen balıklar. O zamandan bu zamana geçen kısa süre ona bir ömür gibi geliyordu. O zaman bir kaç soru varken zihninde şimdi binlerce soru vardı. Zihni bir karınca sürüsünün bir pasta parçasının üzerini sararak görünmez hale getirdiği gibi soru işaretleriyle kaplanmıştı. Bu yaşadıkları kabus muydu, halisülasyon mu? Her şey gerçek olamayacak kadar garipti. Artık hiç bir şey eskisi gibi görünmüyordu ona. Bir şeylerin sihri bozulmuş, bir şeylerin ayarı kaçmıştı sanki. Sürekli bir tedirginlik, sürekli bir rahatsızlık duyuyordu. Aşina olmadığı bu dünyada her şey bir soruya dönüşüyor ve cevapsız sorular denizine karışıyordu. İnsan denilen o karmaşık canlı… Aslında oydu zihnini karıştıran. Ve en korkuncu, o da zihninde bir insan taşıyordu. İnsanlarla ilgili bir fikri oluşmuştu fakat bu ilk kez bir okyanus gören birisinin okyanus hakkında edindiği izlenimden öteye gitmezdi. Dalgalı bir kumaş… Peki ya görünmeyenleri… Derinleri… Koyun hissettiği bu derinlikten ürküyordu. Diğer yandan en çok şaşırdığıysa insanların kendilerini hayvanlardan üstün görme çabalarıydı. Oysa sadece biraz daha aklı karışık hayvanlardan başka bir şey değillerdi insanlar. Onlar da bir şeyleri elde etmek için karşısındaki yok etmek istiyorlardı. Kurt geldi gözlerinin önüne. Belki bunu kurt gibi yapmıyorlardı ama aynı hırs, aynı ihtiras aynı vahşilik onlarda da vardı. Buna rağmen bazıları iyiydi. Ekber gibi, Tatyana gibi… Onlar masum hayvanlar gibiydiler… Ayrıca ilk izleniminin aksine insanların her şeyin cevabını bilmediğini anlamıştı. Onlar da kendisi gibi beyinlerindeki soru işaretlerini yok etmek istiyorlardı ve bazen kendisinden de acemi davranıyorlardı hayat karşısında. Evet, bazıları av hayvanları gibiydi. Aciz ve çaresiz… Bir gün daha yem olmadığı için kendilerini şanslı sayıyorlardı. Tatyana ne yapıyordu acaba şimdi? Ayvaz ona neler yapıyordu kim bilir? Gözünden bir yaş süzüldü tüylü yanaklarından aşağıya. Oturduğu koltuğa daha bir yaslandı. Karnını davul gibi şişiren derin bir nefes aldıktan sonra yanındaki masada duran meyve suyundan bir yudum aldı. Bardağı koluna takılmış bir aparatla tutmuştu. O geriye yaslanınca Profesör de kendini bıraktı koltuğuna. Gözlüğünü burnunun ucuna indirerek telefonundan saate baktı. Saat gecenin ikisini gösteriyordu. Yatma vakti çok gelmiş de geçmişti bile. Profesör dizlerine yaslanarak zorlukla doğruldu. Koyunun gözlerindeki gözlüğü de çıkarıp katladı ve masaya koydu. Koyun ona bakarak gülümsedi. Sonra Profesör, koyuna iyi geceler dilerek uyumaya gitti. Koyun, Profesörün arkasından baktı bir süre. İyi biri diye düşündü. Bir seneye yakındır onunla birlikte bu kulübede yaşıyordu.

Koyun sabah kalktığında burnuna taze otlardan oluşan bir kahvaltının nefis kokusu çarptı. Yatağından doğrularak, sandalyesine yerleştirdi sırtını. Sandalyenin önündeki kuvvetli kıskaçlar, koyunun belini kavrayarak onu sandalyeye oturttu. Aynı anda sandalyedeki emniyet kemerleri vücudunu çapraz olarak sarıverdi. Sonra koyunun oturduğu tekerlekli sandalye onu yemek masasının yanına getirdi. Masanın üzeri taze çimenler, yoncalar, gelincik yaprakları, kuru ot demetleri, dut yaprakları ile kaplanmıştı. Koyun bu tabloyu görünce keyifle gülümsemeden edemedi. Dışarıdan gelen balta sesini duydu. Profesör odun kırıyordu anlaşılan. Camın önüne gitti. Profesör her iş yapan erkek gibi daha genç ve daha dinç göründü gözünde. Onunla karşılaşması büyük şanstı. Yoksa sirk köşelerinde ölüp gideceğinden ve bu sona kadar türlü acılar çekeceğinden emindi. İçi huzurla doldu birden. Gözünden bir yaş süzüldü tekrar. Oldukça sulu göz olmuştu son günlerinde. Birden başına bir ağrı girdi. Yüzünü buruşturarak kulübeden dışarı çıktı. Sık sık başı ağrıyordu. Önceden deneyimlemediği türde bir acıydı bu. Açık hava iyi gelecekti kuşkusuz.

Profesör onu görünce terli alnını silerek baltasını yere bıraktı. Hava kapalıydı fakat yağacağa benzemiyordu. Profesörün arkasında yemyeşil bir sedir ormanı yükseliyordu. Ormandan gelen enfes çam kokusu etrafı sarmıştı. Profesör “Nasılsın Kudaydan?” diye sordu. Koyun biran ormanın arkasındaki mavi dağlara baktı. Gökyüzü dağların üzerine serilmişti sanki. Sonra metalik bir ses duyuldu. “İyiyim, Profesör sen nasılsın?” Profesör sevgiyle gülümsedi. “Erken kalkmışsın bugün, kahvaltı ettin mi?” Koyun, sandalyesini profesöre biraz daha yaklaştırıp, kırdığı odun yığınına baktı. “Etmedim henüz. Ama nefis görünüyordu masadakiler. Bu gün yine kahvaltı öncesi yürüyüşü yapmaya ne dersin?” Profesör, koyunun neşeli gözlerine bakıp, keyiflendi. “Yürüyüşler bana da iyi geliyor. Fakat söz ver yolda bir şey yemek yok. Bir de bu yürüyüşlerde konuşamaman üzüyor beni.” Koyun hemen araya girdi. “Ben seni dinlemek istiyorum zaten. Bana yine anlatır mısın “Evrimin ne olduğunu ve canlılar nasıl oluştuğunu?” Profesör “Peki” diyerek üstünü başını çırpmaya başladı. Koyun, sandalyeye verdiği zihinsel bir komutla tekrar dört ayağı üzerinde serbest kaldı. Profesör önde o arkada Sedir ormanına doğru ağır ağır ilerlemeye başladılar. Profesör yolda bulduğu bir sopayı eline almış yaslana yaslana ilerliyor bir yandan da ona dikkatle bakan koyuna bir şeyler anlatıyordu.

Koyun, bir yandan profesörü dinliyor bir yandan da etraftaki eşsiz manzarayı izleyerek düşünüyordu. İnsanların aşina olduğu bir çok şeyi o ilk defa duyuyor, ön yargısız, kuralsız olarak anlamaya çalışıyordu. İnsana, yaşama, doğaya ve varolmaya karşı profesörden dinledikleriyle yetinmiyor, sürekli kitap okuyordu. İnsanlık tarihi, biyoloji, felsefe, psikoloji, fizik, kimya, matematik… Eline ne geçerse okuyordu. Kısa sürede edindiği bilgiler zihnine çiviyle tutturulmuş gibi kalıcı oluyor, bu bilgilerin üzerinde saatlerce düşünüyor, öğrendiklerini anlam dünyasında biçimlendirmeye çalışıyordu. O kadar hızlı öğreniyordu ki, profesör hayretler içerisinde kalıyordu. Koyun öğrenmeyi çok sevmişti fakat her öğrendiği şeyin onu içinde bulunduğu bu yaşam denilen olgudan biraz daha uzaklaştırdığını hissediyordu. Profesör bir süre sonra ona öğretecek bir şeyinin olmadığını farketmiş, sadece o dinlemeyi seviyor diye bir şeyler anlatmaya başlamıştı. Her seferinde anlatmaya başladığı şey bir şekilde yok oluyor geriye anıları kalıyor ve koyuna anılarından bahsediyordu. Koyunun dinlemek istediği de bu oluyordu zaten.

Profesör koyunu herkesten gizliyordu. Koyunla ilgili araştırmalarını genellikle ondan bahsetmeden neşrediyordu. Hayvan zekası üzerine yaptığı araştırmalarla uluslararası bir üne kavuşuvermişti. Hayvan zekasının nasıl çalıştığı, kapasitesi, yapabilecekleri ile ilgili artık tek otorite konumuna gelmişti. Fakat hala araştırmasını tamamladığını düşünmüyordu. Hayvan beyni ile ilgili gizlerin çoğunu çözmüş olmasına rağmen eksik bir şey vardı ki, onun zamanının henüz gelmediğini biliyordu. Kulübenin bir odasına kurduğu laboratuvarında, haftada bir kaç kez özel cihazları yardımıyla Kudaydan’ın beyin yapısını inceleyerek analiz yapıyordu. Makaleleri en prestijli dergilerde yayınlanıyor ve bu yıl ki Nobel ödülünün bir numaralı adayı olarak gösteriliyordu. Profesör bu durumdan oldukça memnundu çünkü yıllardır arzuladığı şeyleri nihayet elde edebilmişti. Fakat merak duygusu hala teskin olmuyor aklındaki en son soru işaretine de bir cevap bulmak istiyordu.

Koyun yürüyüş sonrası daha da acıkmıştı. Masaya geçtiğinde profesörü gülümseten bir iştahla kahvaltısını yapmaya başladı. Profesör de karşısındaki sandalyeye oturdu. Sonra eline masada duran bir çatalı alarak elinde çevirmeye başladı.

  • Kudaydan, bunca zamandır buradasın ve benimlesin. Bana gizemli bir dünyanın sırlarını açtın. Senin sayende hiç elde edemeyeceğim başarılar elde ettim. Saatlerce o cihazların içinde kalman gerekse bile sesini çıkarmadan işimi yapmamı izledin. Çok özel bir canlısın sen. Şimdiye kadar hiç bir dengi olmamış bir canlı… Tüm o insanlık serüvenini tek başına kat etmiş bir canlı… Milyonlarca yıllık insan evrimini sen o kadar kısa sürede yaşadın ki, bu deneyimin tarifi imkansız. Eski yaşantına dair ne hatırlıyorsun? Eğer mahsuru yoksa bana anlatır mısın?

Koyun geriye yaslandı. Bir süre Profesörün yüzüne bakarak geçmiş, dingin daha doğrusu tasasız günlerini hatırlamaya çalıştı. O kadar silikleşmişti ki o günler zihnin de kendini biraz zorlaması gerekti. Sonra sandalyesindeki cihaza odaklanarak metalik bir sesin cihazdan yükselmesini sağladı.

  • Profesör kendimi bir kurbağa veya tırtıl gibi hissediyorum. İki ayrı yaşam, iki ayrı forma sahip gibiyim. Beni diğer koyunlardan ayıran o dokunuş nereden geldi bilmiyorum. Bu değişim neden ben de oldu onu da bilmiyorum. Bunun cevabını belki bir gün bana sen söylersin. Fakat sana şunu söyleyebilirim ki, önceden bildiğim hiç bir şeyin şu an geçerliliği yok. O zaman hatırladıklarım; siyah beyaz bir görüntüler, yeme isteği ve sürekli dışarıdan gelecek tehlikelere karşı tetikte olma güdüsü. Hayallerim, rüyalarım, fikirlerim, düşüncelerim olmadığını biliyorum. Sürekli anlık kararlar ve bu kararlara kesin itaat söz konusuydu. Beynimdeki nöronlarda neden bir dönüşüm oldu bu benim en büyük sırrım.
  • Peki, memnun musun bu halinden?

Koyun penceren dışarıya çevirdi bakışlarını. Aynı gözlerdi dışarıdaki manzarayı gören fakat aynı algıya sahip değildi şu an. Anlamlandırmak değerli bir şeydi bunu hissediyordu koyun.

  • Düşünebildiğim için şuan hiç bir hayvanın deneyim sahibi olamayacağı şeyler yapabiliyorum. Kendimi şanslı ve özel hissediyor ve en önemlisi daha güçlü. Farkında olmak ve bu farkındalığın da farkında olmak… Bu eşsiz bir şey… Düşünüyorum, o halde varım. Ama bu dünya için tüm canlılığın mucizesi olan ve sadece insanın sahip olduğu bu eylem koyun bedenime ağır geliyor. Düşünmek beni oldukça yoruyor. Çünkü ben bir koyunum. Tüm mekanizmam koyunluğumu icra etmem için evrildi fakat ben tüm doğama karşı gelip ona isyan ediyorum. Bu da vücudum da beynimde bazı yükler ve karmaşıklıklar doğuruyor. Eğer doğuştan böyle olsaydım her şey yine oldukça sıra dışı ve zor olacaktı fakat ben bir şeyleri daha kolay sindirip kavrayabilecektim. Yani şu an sürekli bir şaşkınlık ve ürperti duyduğum gerçeklerin bir çoğuna aşina olacaktım ve doğal gelecekti. Oysa şimdi okuduğum, senden dinlediğim veya üzerinde düşündüğüm bir çok şey bana saçma ve yanlış geliyor. Mesela bir canlının diğer bir canlıyı öldürmesine şahit oldum ve bu bana korkutucu gelmesine rağmen anlamlı geldi. Çünkü diğer canlı ancak o canlıyı yiyerek hayatta kalabilirdi. Yani bir kurt açsa cinayet işlemiyor sadece karnını doyuruyordu. Fakat insanlar yani düşünen canlılar böyle değil. Ölüm onlar için başka amaçlar uğruna kullanlan bir araç. Yani öldürmek sizde cinayet oluyor. Sizin tarihiniz bunlarla dolu. Kendi türünüzün bir kesimi bolluk içerisindeyken, bir kısmı açlıktan ölüyor. Bu diğer canlılarda olmaz. Siz birbirinizi köleleştiriyorsunuz. Menfaatleriniz ve çıkarlarınız uğruna işkence ediyorsunuz. Bu diğer canlılarda olmaz. Üzerinde yaşadığını doğaya ve bu doğayı beraber paylaştığınız canlılara yaşam hakkı tanımıyor ve yok ediyorsunuz. Bu diğer canlılarda olmaz. Teknolojiniz sizi havalı kılıyor, binalarınız, araçlarınız… Evet, güzel imkanlar bunlar ama tüm bu imkanlar sizi daha iyiye daha güzele yöneltmiyor. Aynı türden canlılarsınız ama her toplumun inancı, değerleri, kültürleri farklı. Nasıl bu kadar doğanıza aykırı olabiliyorsunuz.

Koyun bir an durdu ve hala dışarıda olan bakışlarını profesöre çevirdi. Profesör büyük bir ciddiyetle onu dinliyordu. Aslında bu düşünceler bir süredir koyunun zihnini kemiriyordu. Fizik, tıp, teknoloji, felsefe, edebiyat, tarih… Tüm bunlar ne işe yarıyordu gerçekten. İnsanlar yaşamak denilen eylemden başka herseye odaklanıyorlardı. En büyük düşmanları yine kendileri olmuştu bu bilimler sayesinde. Fizikte ilerleyen atom bombası yapıyordu, kimya da ilerleyen zehirli gaz, teknoloji de ilerleyen insanları kendine köle yapmaya çalışıyordu. Her iyilikle başlanılan eylem muhakkak kötülükle son bulmuştu insanlık tarihinde. Hiç bir doğal düzende bu kadar acımasızlık, bu kadar hırs, bu kadar kötülük, bu kadar nefret yoktu. Okudukça olmaya başladığı şeyden korkmaya başlamış, düşünebildiği için utanır olmuştu. Doğa karşısındaki bu cüretkar değişim, kendini kötü hissetmesini sağlıyordu.

Profesör hala dikkatle kendisine bakıyordu. Koyundaki ruhi değişimleri biran olsun kaçırmak istemiyordu. Ondaki bu değişimlere ilk kez şahit oluyordu çünkü. Koyunun, her büyük beyin gibi hayatı sorgulamasını tutarlı buluyor fakat bu durumun onun yaşam enerjisini azaltmasını istemiyordu. Onu neşelendirmek için; “Hadi satranç oynayalım.” dedi ve satranç takımını getirmek için doğruldu fakat koyun ona durmasını işaret etti ve ekledi: “Tavla oynayalım. O daha çok hayata benziyor.”


© qolumnist


Get it on Google Play