We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

DÜŞÜNEN KOYUN-11.BÖLÜM(Tarak)

6 1 1
30.09.2020

Ekber artık derslerine koyunun yanında çalışıyor, böylelikle onun da bir şeyler öğrenmesini istiyordu. Koyun önce Ekber’in gösterip tekrar ettiği harfleri tanıdı. Önceleri Ekber ne kadar ısrar etse de konuşmamıştı. Bunu bilinçli yapmıyordu. Konuşmanın nasıl olduğunu uyanık bilinci hala kavrayamamıştı. Onun tek isteği Ekber’in konuştuklarını anlamaktı. Ki Ekber’in çabasını da buna yoruyordu. Bir süre sonra harfleri birbirine çatmayı öğrendi. Ekber okulda öğretmeninin ona öğretirken uyguladığı tüm yöntemleri koyuna uyguluyordu. Koyun bu durumdan şikayetçi değildi. Üzerinde tek bir ayak izi olmayan bir kar vadisine benzeyen beyni, bilgiye susamış gibiydi. Beyninin bakir bölgelerine bilgiler çorak toprağa suyun verdiği serinliği ve bereketi veriyordu. Koyun beyninin bilgiyle renklendiğini ve daha da canlandığını hissediyordu. Bunu sevmişti. Ekber adeta karşısında öğrencisi varmış gibi, renkli kitapları koyuna tutuyor sabırla gösterdiği harfi defalarca tekrar ediyor, yanındaki harfle nasıl okunacağını gösteriyordu. Eline aldığı bir çubukla toprağa heceler çiziyor, koyunun bu harflerin çizgileri üzerinden becerikli gidişini hayretle izliyordu. Tüylü ince bacağı siyah toynaklarını bir tebeşir gibi hareket ettirerek aynı harfi boşluğa çiziyordu. Koyun, Ekber’in yere yaydığı sayfalardan ona söylediği harfleri şaşırmadan buluyordu. Ekber koyunun zekası karşısında şaşırıyordu. Kendisinin dört ayda anca öğrenebildiği şeyleri koyun bir haftadan az sürede öğrenmişti.

Ekberle koyun artık günlerinin büyük bölümünü ahırda okuma çalışmalarıyla geçiriyorlardı. Ekber eğer koyuna okuma öğretirse, koyunun konuşacağını da düşünüyordu. Harfleri öğrendikten sonra nesneleri tanıyacak ve kendisiyle iletişime geçmesi kaçınılmaz olacaktı. Babası Ekber’in zamanını sürekli koyunla ahırda geçirmesinden rahatsız olsa da, ders çalışma azmine elinde olmadan saygı duyuyordu. Çünkü tüm ısrarına rağmen babası onu liseye göndermemişti. Hatta ders çalışırken “Boşu boşuna elektrik faturasını kabartıyorsun” diyerek ışığı söndürmüştü. Diğer arkadaşları liseyi okurken o tarla ve gündelik işlere koşturup durmuştu. Akşamları traktörle eve dönerken okuldan dönen arkadaşlarının beyaz gömlekli, takım elbiseli hallerini görünce içine bir şeylerin battığını hissederdi. Kazım da okumamıştı ama o bu durumdan çok da şikayetçi değildi. Okulu oldu olası sevmezdi zaten. Bu yüzden oldukça tembel bir öğrenciydi. Okul süresinde ya öğretmenlerden azar işitir ya okuldan kaçıp tenhalarda kafadarlarla sigara içer ya da birileriyle kavga eder dururdu. Ama Ahmet çalışkan ve hırslı bir öğrenciydi. Ortaokulundaki müdür yardımcısı ondaki cevheri görmüş, liseye gitmesi gerektiğini söyleyip durmuştu. Fakat babası Nuh diyor peygamber demiyordu. Bir gün öğretmenin ısrarına iyice öfkelendi ve öğretmenin evini bastı. Kırmalı av tüfeğini alarak adamı çoluk çocuğunun önünde bir daha işlerine karışmaması konusunda uyardı. Bu uyarı Ahmet’in okuma serüveninin de sonu anlamına geliyordu. Ahmet bu yüzden oğlunun okuma isteğine her zaman destek veriyor ve her şartta arkasında olduğunu ona hissettiriyordu.

Ekber arkadaşlarını unutmuştu, tarlayı, bahçeyi, okulu… Koyundan başka aklında ne varsa ötelemişti zihninin dehlizlerine. Onunla yatıp onunla kalkıyordu. Akşamları ezandan bir saat önce dışarı çıkıyorlar, koyunla beraber kırlarda biraz yürüyüp, yorulan beyinlerini dinlendiriyorlardı. Yine gezintiye çıkmışlardı. Gün ağır ağır ağır paletindeki kızıl renkleri gün yüzüne çıkarıyordu. Serin bir rüzgar yemyeşil çimleri dalgalı bir deniz gibi hareket ettiriyordu. Genellikle bu yürüyüşlerinde pek konuşmuyordu Ekber. Koyunu sıkmak veya zorlamak istemiyordu. Bu dinlenme anlarına saygı duyuyor, bedenleriyle birlikte ruhlarının da teskin olmasına fırsat tanıyordu. Bu gün farklı bir güzergah tutmuşlardı. Her zaman kasabaya doğru giden hafif tümsek olan ve zeytin ağaçlarının arasından uzanan patika yolda yürürlerdi. Şimdi tam ters istikamette komşu köyün taşlı yollarında ilerliyorlardı. Bir süre sonra Ekber Rıza Dayı’nın soluk sarı evini farketti ileride. Evi görünce Rıza Dayı’nın ineğinin kaybolduğu geceki hali geldi gözlerinin önüne. Perişan bir halde ağlamıştı. Rıza Dayı’yı ziyaret etmek iyi olurdu. Ayrıca şu an ne durumda olduğunu merak ediyordu.

Eve vardıklarında Rıza Dayı’yı elinde hortumla evin merdiveninin basamaklarına dizilmiş çiçekleri sularken buldular. Yüksek duvarlı bahçe oldukça genişti. Toprak zeminin yeni süpürüldüğü belli oluyordu. Tek katlı çatısız ev bahçenin köşesinde yer alıyordu. Bahçenin tam ortasına bir dut ağacı vardı. Bu dut ağacının altında da bambu iki sandalye duruyordu. Evin tam karşısındaki köşede yine çatısız uzun bir ahır vardı. Rıza Dayı’nın süt arabası da ahırın hemen önünde duruyordu. Rıza Dayı ekberle koyunu görünce sevinçle gülümsedi.

“Kimler gelmiş. Bizim Ekberle koyunu. Çok sıkı ikili oldunuz siz. Gelin bakalım.”

Elindeki hortumu büyük bir saksıda bulunan deve tabanının dibine bıraktı. Ekber’e dut ağacının altındaki sandalyeye oturmasını işaret ettikten sonra sıyırdığı paçalarını indirerek o da diğer sandalyeye oturdu.

“Nasıl gidiyor Ekber? Babanlar nasıl?”

Daha Ekber’in cevap vermesine fırsat vermeden eve doğru bağırdı.

“Macide, ayran var mı?”

Evinde derinlerinden bir kadın sesi yükseldi.

“Var.”

Sonra evin aralık duran kapısından tebessüm eden bir insan başı görünüp kayboldu. Rıza Dayı az önceki sorusunun cevabını beklediğini belli eden bir dikkatle ekbere dönmüştü yine.

“İyiler şükür. Yürüyüş yapıyorduk bu tarafa doğru. Gelmişken seni de görelim dedik. Sen nasılsın Rıza Dayı?”

Rıza Dayı, Ekber’in bu çoğul konuşmalarına hayret etmişti. Koyunu adeta bir insan arkadaşı gibi kabullenmişti. Çocuklukta olurdu böyle şeyler. Çocukların sevgisi bir başkaydı. Onlar karşılıksız, pazarlıksız ve görünüşe aldırmadan severlerdi. İnsanlar nefret etmeyi, ön yargıyı, ayrımcılığı toplumun yetişkinlerinden öğreniyor, onlar da çocuklarına bırakacağı mirası böylece edinmiş oluyorlardı. Rıza Dayı Ekber’e bakarken elinde olmadan olmadan ineğinin çalındığı günü hatırladı. Hüzünle ahırına dalıp gitti bakışları.

“Ne olsun, uğraşıyorum işte.”

Ekber, Rıza Dayı’nın hüznünü fark etmekte gecikmedi.

“Süt satıyor musun Rıza Dayı?”

Konuya doğrudan girdiği için kendine kızdı.

“Hayır, süt işi şimdilik bitti. Sarı kız olmadan hayat daha zor. Birkaç dönüm zeytin tarlasına kaldı işimiz. O da bir sene verir, bir sene vermez. Olsun, Allah bizi rızıksız bırakmaz. Sabır, her derdin ilacıdır.”

Ekber, Rıza Dayı’nın gözlerinin dolduğunu farketti. Elinde olmadan ve “niye sordum?” diye pişman olacağını bile bile, “Yeniden bir inek alamaz mısın?” diye sordu Rıza Dayı’ya. Rıza Dayı gür bıyıklarını yayarak gülümsedi. Ama dikkatli bakıldığında derin bir çaresizlik okunuyordu yüzünde.

“Nasıl alayım? Tek sermayem ineğimdi zaten.”

Rıza Dayı konuşmasına devam edecekti ki, Macide Teyze’nin elinde tepsiyle kapıdan çıktığını görünce sustu. Macide Teyze yanaklarından parmaklarına kadar her uzvu yuvarlak olan toplu bir kadındı. Rıza Dayı ile aynı yaşlarda olmasına rağmen en az on yaş küçük gösteriyordu ondan. Köpüğü bardaktan taşan ayranları uzattı onlara. Ekber’in susuz kalan boğazına çok iyi gelmişti soğuk ayran. Ekber, Macide teyzeye teşekkür ettikten sonra koyun için bir kapta su getirmesini rica etti. Koyunun ayrana bakışından ne istediğini anlamıştı. Macide Teyze koyunu dikkatle inceleyerek bir su kabı bulmak için ahıra gitti. Bu koyun hakkında o da bir şeyler duymuştu. Onun uysal bir köpek gibi Ekber’e bağlı olduğu ve Ekber’in de bir insanmış gibi ona dostça yaklaştığı söyleniyordu. Gördüğü kadarıyla söylenenler doğruydu. Şimdiye kadar böyle koyun görmemişti. Gerçekten de farklı bir hava vardı bu hayvanda. İlginç bir olgunluk… Garip bir sessizlik…

Macide Teyzenin çekik gözleri ahıra alışınca, uzun ahırın köşesinde bir yığın gibi duran malzemelerin arasından bir kap aradı. Plastik yoğurt kabı işini rahatlıkla görebilirdi. Kabın içindeki tozları temizledikten sonra ahırdan çıkmak için kapıya yönelmişti ki, yerde, biraz ileride yarısı tezekli toprağın altında olan bir tarak gördü. Kahverengi ince dişli, iyi malzemeden yapıldığı anlaşılan bir cep tarağıydı bu. Macide Teyze tarağı alarak ahırdan çıktı. Sonra rıza dayının yanına giderek tarağı ona gösterdi.

“Ahırda buldum. Senin mi bu tarak?”

Rıza Dayı gözlerini kısarak tarağı alıp bir süre inceledikten sonra umursamaz bir tavırla eşine geri verdi.

“Torunlardan birisinindir. Oynayacak yer kalmamış gibi ahıra girip dururlar. Ekber sana ne oldu oğlum?”

Ekber rengi bembeyaz olmuş, donmuş gibi tarağa bakıyordu.

Devam edecek…


© qolumnist


Get it on Google Play