Âkif'i Ölmeden Öldürmek: İstiklal Marşı'nı değiştirme teşebbüsü-5

İsmi daha çok Türk Dil Kurumuna uydurukça kelimeler üretip, kelime başı 25 kuruş almasıyla bilinen Nurullah Ataç, Mehmet Akif ve İstiklal Marşı’ndan rahatsızdır. Ataç’a göre artık istiklale erişilmiştir ve böyle bir marşa gerek kalmamıştır.

Yine Doç. Dr. Hasan Ali Polat’ın makalesinden Ataç’ın yazısına dönelim;

“Mehmed Âkif'ten ve İSTİKLAL MARŞI'ndan rahatsızlığın Nurullah ATAÇ tarafından dillendirilişi:

Nurullah Ataç'ın “Yine Akif” başlıklı Akşam gazetesindeki [6 Mart 1937, Nu: 6601, s. 3, 8] yazısından:

“…İstiklâl marşı… O da ayrı bir mesele! O ‘güfte’yi bir şiir diye okumak hayli zor işlerdendir. Fakat bunun büyük bir ehemmiyeti yoktur; bir millî marşın güzel bir şiir olması zarurî değildir. Ona yıllar, asırlar güzellik verir; mesela Marseillaise’in güftesi de pek parlak bir şey değildir ama ihtilâl günlerinde söylenilmiş olmak, bu ‘tarihîlik’ ona bir heybet veriyor. Öyle ama aradan kaç yıl geçerse geçsin, ‘Çatma kurban olayım çehreni ey şanlı hilâl!’ mısraının bir hamasilik iktisab edebilmesi kolay kolay tasavvur edilecek şeylerden değildir.

Şiir tarafından vazgeçelim, Akif’in manzumesi bugün bizim millî marşımız olabilir mi? İstiklâl, bizim için aşılmış bir idealdir. İstilâ zamanında, kapitülasyonlar devrinde istiklâl bir idealdir; fakat istiklâline ermiş cemiyet: ‘Ben istiklâl isterim’ diyemez ya!... ‘Fakat İstiklâl marşı, bizim istilâdan, kapitülasyonlardan kurtulmak için çarpıştığımız, kanımızı döktüğümüz günlerde yazılmıştır; o günleri hatırlattığı için…’ Doğru; fakat…

Fakat İstiklâl Marşı’nda bizim bugünkü ideallerimize uyacak, onlara hiç olmazsa bir telmih sayılacak hiçbir şey yoktur. ‘Lâ kavmiyete fi’l-islâm’ düşüncesile yazıldığı için Türk’ten, Türkiye’den bahsedemez. İçinde ezan vardır, minare vardır, imamı, müezzini, kayyumu ile bütün cemaat vardır, millet yoktur. Doğrusu bir marş değil, bir ilâhî, bir ‘tazarru’dur.

O güfte bugünkü Türkiye’yi temsil edemez. Hani Cumhuriyetin ilk günlerinde ‘Osmanlı postaları’ pullarını kullanıyorduk: bittabi zarurî idi ve gördüğümüz zaman: ‘muvakkattir’ diyorduk. İstiklâl marşı da bize öyle ‘muvakkat’ gözüküyor. Fakat günler, yıllar geçiyor, o pulun üzerine ‘surcharge’ bile vurulmuyor. Bize şimdi, ideallerimize uygun, hiç olmazsa onlarla tezad teşkil etmeyecek bir marş lâzım. Niçin yazılamamış? Bugünkü şairlerimiz Mehmed Akif kadar da mı yazamazlar?...”

Görüldüğü üzere İstiklâl Marşı, kabul edildiği 12 Mart 1921 tarihinden itibaren biri 1925 diğeri 1930’ların sonları olmak üzere iki defa değiştirilmeye çalışıldı. Ancak iki teşebbüs de herhangi bir şekilde sonuç vermedi. Daha sonra da 1982 Anayasası’nın üçüncü maddesinde “millî marşı İstiklal Marşı’dır” ifadesine yer verildi, dördüncü madde ile de değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği belirtildi.

Neticede İstiklal Marşı, bir “millî mutabakat metni” olarak yüz yıldır değiştirilemeden ayakta kaldı. Değiştirme çalışmaları, batılı devletlere kültürel yakınlık gibi bir savrulmanın da eseri idi. Milletin gönlünde benimsenen şiir, kabul edilmelidir ki, "daha üstünü ortaya konamadığı" için varlığını sürdürmektedir. Bu aynı zamanda, Akif’in ölüm döşeğinde iken dile getirdiği, “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” temennisinin yerini bulduğunun da işareti durumundadır.” (Kaynak: Doç. Dr. Hasan Ali Polat)

Mehmet Akif, diğer İttihatçılar gibi takibata uğradı. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın özel bir Akif rahatsızlığı dikkate şayan. Örneğin Mısır ve Suriye Elçiliklerinden gelen raporlarda Mehmet Akif Ersoy’un ne hilafet lehine, nede Cumhuriyet aleyhine söylemi olmadığına dair raporlar gelirken, İçişleri yani Emniyet Müdürlüğü raporları uydurma “şeriat”, “hilafet” söylemleri yaptığının altı çizilir. Hatta Akif’in Ara alfabesiyle Mısır’da basılmış “Safahat” eseri, şeriat yayını olarak Şükrü Kaya tarafından yurda sokulmaz ve sakıncalı bulunur.

İttihatçıların Mustafa Kemal Paşa tarafından kadre uğradığı açıktır. Fahreddin Paşa resmen Afganistan'a sürülür. Dr. Ender Korkmaz, “İttihatçıların hükümet üyelerinden, ideologlarından hiçbiri CHF'ye katılmadı. Bir kısmı, tıpkı Cavid Bey ve İsmail Canbulat gibi, Atatürk döneminde darağacında sallandırıldılar. Sahi Dr. Nazım'a ne oldu?” diyerek bir gerçeği not eder.


© Pusula Gazetesi