Âkif'i Ölmeden Öldürmek: İstiklal Marşı'nı değiştirme teşebbüsü-1
‘Mehmet Akif’ gerçeği bilinmeyen, ne yazık ki ‘İstiklal Marşını’ yazdığı milleti tarafından eserleri yeteri kadar anlaşılmayan, okunmayan şair, düşünce ve eylem insanı olarak 27 Aralık 1936’da ebedi hayata irtihal etmiştir. Mehmet Akif’in Babası, Arnavutluk’un İpek kazasından, “Temiz” lakabıyla anılan müderris Mehmed Tâhir Efendi (vefatı 1889); annesi ise, kökenleri Buhara’ya dayanan Tokatlı bir aileye mensup Emine Şerife Hanım’dır.
Akif’in milletine karşı sevgisi, bağlılığı ve bir İttihatçı oluşu önemli kıstas. Akif’in Milli Mücadele’deki rolü, bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından halkın mücadele hazırlanması için verdiği görevleri ifası ile sonraki dönemde bir soğukluğun olduğu görülüyor. Bu soğuklukta dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın rolü elbette var. Akif, Emniyet tarafından takibata alınmış, bundan aşırı rahatsızlık duymuştur. Akif ile Mustafa Kemal Atatürk arasındaki soğuklukta Şükrü Kaya’nın uydurma raporlarının etkisine dair kayıt olmasa da tesiri inkar edilemez.
31 Aralık 1950 yılında, Ankara Halkevinde yapılan ihtifalde konuşan Şefik Kolaylı, Akif'in Mısır'a gidişini şu cümlelerle anlatır:
"Bir Cumartesi günü idi, yanında Prof. Fazlı Yegül de vardı. Yarın Mısır'a gideceğini ve arzı vedaya geldiğini söyledi. Çocuklarının tahsil ve terbiye çağı olduğunu, şimdi Mısır'a gitmekle çocukların tahsillerinin sekteye uğraması muhtemel bulunduğunu ileri sürerek kararından vazgeçmesinde ısrar ettik. Akif, büyük bir hüzün ve teessür içinde dedi ki: "Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben, vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum."
Nurullah Ataç, bunları yazmıştı!
"[İstiklal Marşının] İçinde ezan vardır, minare vardır, imamı, müezzini, kayyumu ile bütün cemaat vardır, millet yoktur."
"Bugünkü şairlerimiz Âkif kadar da mı [marş] yazamazlar?...” Kaynak: Nurullah Ataç, “Yine Akif”, Akşam, 6 Mart 1937, Nu: 6601, s. 3, 8.
Mehmed Âkif, son demlerinde âdeta “vatan” topraklarında ruhunu teslim etmek için canından aziz bildiği ülkesine döner ve 27 Aralık 1936’da Mevlâ’nın rahmetine gark olur. Menzili mübarek, makamı cennet olsun...
Bugün herkes Âkif güzellemesi yapıyor ancak devrinde “öteki” görüldüğü ve memleketinden gönüllü/zorunlu sürgün yoluyla ayrılmak durumunda kaldığı da bilinsin. Zira Âkif, “tehlikeli şahsiyet” olarak görüldüğündendir ki takiplere maruz kalır; hakkında, neler yaptığına dair raporlar hazırlanır...
Mehmed Âkif, 1923 sonrasında yavaş yavaş “istenmeyen” adam olur... 1921’de Meclis’te “alkış tufanı” ile kabul edilen İstiklal Marşı’nın 1925’te değiştirilmesine çalışılır...
Mehmed Âkif’in şiiri, millî marş olmaya layık görülmüyor, “medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” gibi gazetelerde dedikoduyu mucip olan ibarelerden başka Türklüğe sembol olacak bir marşta Türk kelimesi bir defa olarak geçmez” deniliyordu.
Tabii o dönem İstiklal Marşı "değiştirilmesi teklif edilemez" değildir; Pekâlâ değiştirilebilir. Hâkimiyet-i Milliye başta olmak üzere Cumhuriyet ve İkdâm gibi gazetelerde millî marş müsabakası ilânları çıkar; Türk şairleri millî marş müsabakasına davet edilir. Bu ve benzeri gerekçelerle millî marş müsabakası açılınca bol “Türk” vurgulu şiirlerle müsabakaya katılanlar olur.” (Kaynak: Doç. Dr. Hasan Ali Polat)
Yönünü BATI’ya dönen Cumhuriyet’in kadroları İttihatçı kadroları temizlerken, İstiklal Şairi ve BEKA şairi Mehmet Akif’e yönelik karalama kampanyaları başlar. İstiklal Marşı’nın sözlerinde “Tek dişi kalmış canavar” BATI’dır.
