Koma mı, Bitkisel Hayat mı, Beyin Ölümü mü?

Hayatın ve ölümün sınırında organ bağışı gerçeği

Erzurum'da bir insan hayata gözlerini yumdu. Fakat onun ardından üç ayrı şehirde, üç ayrı evde umut yeniden yeşerdi. Bir ailenin en ağır acılarından biri, başka ailelerin hayata tutunma ümidi oldu. Bazen insanın geride bıraktığı en büyük miras, malı mülkü değil; hiç tanımadığı insanların bedenlerinde yaşamaya devam edebilecek bir iyiliktir.

Geçtiğimiz günlerde Erzurum Şehir Hastanesi'nde yaşanan hadise, organ bağışının ne kadar büyük bir insanlık değeri olduğunu bir kez daha hatırlattı. Yoğun bakımda tedavi gören bir hastanın beyin ölümünün gerçekleşmesinin ardından ailesi, kolay kolay verilemeyecek bir karar aldı. Hastanın iki böbreği ile karaciğerinin bağışlanmasına izin verdi. Böbreklerden biri Sivas'a, diğeri Trabzon'a, karaciğer ise Antalya'ya, nakil bekleyen hastalara ulaştırılmak üzere gönderildi.

Henüz bu nakillerin sonuçlarını bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz bir şey var: Erzurum'da bir ailenin verdiği karar, üç ayrı şehirde bekleyiş içerisindeki insanlara yeni bir umut kapısı açtı.

Bu haberin üzerinde biraz durmamız gerektiğini düşünüyorum.

Çünkü organ bağışı yalnız tıbbî bir mesele değildir. İçerisinde hayatın, ölümün, merhametin, inancın, fedakârlığın ve insanın insana karşı sorumluluğunun bulunduğu çok yönlü bir meseledir. Üstelik çoğu zaman hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığımız, kimi zaman da yanlış bilgiler sebebiyle mesafeli durduğumuz bir konudur.

Bir hekim olarak şunu söyleyebilirim ki modern tıbbın en büyük başarılarından biri, bir zamanlar kaçınılmaz kabul edilen organ yetmezliklerinde insanlara yeniden yaşama imkânı sunabilmesidir. Böbrek nakli sayesinde yıllarca diyalize bağımlı yaşayan bir insanın hayatı değişebilir. Karaciğer nakli, başka tedavi seçenekleri tükenmiş bir hastaya yeni bir hayat kapısı açabilir. Kalp ve akciğer nakilleri ise uygun hastalarda ölümcül hastalıkların seyrini değiştirebilir.

Fakat bütün bu bilimsel ilerlemelere rağmen organ naklinin önünde teknolojinin tek başına çözemeyeceği bir mesele bulunmaktadır: Bağışlanabilecek organların sınırlı olması.

Çünkü organ nakli ameliyatını gerçekleştirecek cerrahınız, ameliyathaneniz, yoğun bakımınız ve gerekli teknolojiniz olabilir. Ancak uygun bir bağışçı bulunamadığında bütün bu imkânların anlamı olmaz. İşte burada tıbbın gücü ile insanın merhameti birbirine ihtiyaç duyar.

Organ bağışı konusunda toplumda karşılaştığımız en önemli tereddütlerden biri beyin ölümünün yeterince anlaşılmamasıdır.

Özellikle hasta yakınlarının zaman zaman şu soruyu sorduklarını biliyoruz: “Kalbi hâlâ atıyor, göğsü inip kalkıyor. Nasıl ölmüş olabilir?”

Bu soru son derece anlaşılabilir. Çünkü insan ölümü çoğu zaman kalbin durması ve solunumun sona ermesiyle özdeşleştirir. Oysa yoğun bakım teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte ölümün tıbbî olarak belirlenmesinde çok daha kapsamlı ölçütler kullanılmaktadır.

Beyin ölümü, beynin bütün fonksiyonlarının, beyin sapı dâhil olmak üzere, geri dönüşümsüz biçimde kaybolmasıdır. Bu........

© Pusula Gazetesi