ABD İran'ı Yıkmak İster mi?
Erzurum’un Hafızasından İsrail’in Güvenlik Doktrinine Bakış
Ortadoğu’da krizler kendiliğinden doğmaz. Bu coğrafyada her patlama, yıllar öncesinden yapılan planlamaların sonucudur. İran meselesi de bugünün füze atışlarından, suikastlerden ya da diplomatik restleşmelerinden ibaret değildir. 1979 İran Devrimi, sadece bir rejim değişikliği değil; küresel sistemin bölgede yeni bir güvenlik mimarisi kurduğu eşiktir.
Bugün kamuoyuna sunulan anlatı: İran’ın Batı’ya meydan okuyan başlıca ülke olduğu şeklindedir.
Ancak mesele bundan daha derindir.
Şah devrildiğinde Batı çaresiz değildi. Müdahale edebilirdi. Ama etmedi, hatta şia devrimini destekler göründü. Çünkü İran’ın tamamen çökmesi değil, belirli bir sınır içinde tutulması daha işlevseldi. Şii İran, Sünni dünyanın merkezî bir güç hâline gelmesini engelleyen jeopolitik bir tampon işlevi görüyordu. Mezhepsel fay hattı, bölgesel bütünleşme ihtimalini baştan zayıflatan önemli bir unsurdu.
Erzurum’un tarihini bilenler bu oyunu daha net okuyabilir.
Bu şehir, asırlar boyunca sınır hattında devlet refleksinin test edildiği yerdir. Doğu kapısıdır. Gürültüyle değil, akılla ayakta kalınacağını bilen bir hafızaya sahiptir.
Bugün İran’ın askerî komuta kademesinin hedef alınması, nükleer tesislerine yönelik sabotajlar ya da bölgesel gerilimler rejimi devirmek için değil; onu sürekli tehdit pozisyonunda tutmak içindir. İran’ın varlığı, İsrail merkezli güvenlik doktrininin meşruiyet kaynağıdır.
Son yıllarda dikkat çeken gelişme ise bu gerilimin artık yalnızca vekâlet aktörleri üzerinden yürütülen bir mücadele olmaktan çıkma ihtimalidir. İsrail’in İran hedeflerine yönelik doğrudan operasyonları ve İran’ın buna verdiği açık karşılıklar, Ortadoğu’da uzun süredir korunmaya çalışılan kontrollü gerilim sınırını zorlamaktadır. Buna rağmen büyük güçlerin davranışları incelendiğinde tarafların hâlâ topyekûn bir savaştan özellikle kaçındığı görülmektedir. Çünkü bölgesel bir savaş yalnız İran’ı değil; enerji yollarını, küresel ticareti ve büyük güçlerin ekonomik dengelerini de sarsabilecek sonuçlar doğurabilir.
Ve burada asıl meseleye değinecek olursak;
İsrail’in politik aklını şekillendiren Siyasal Siyonizm, tehdidi yalnızca askerî değil, varoluşsal bir düzlemde tanımlar. Bu anlayışta güvenlik, sınır savunması değil; çevresindeki tüm aktörleri zayıf ve kırılgan tutma stratejisidir.
Son yıllarda İsrail’in güvenlik stratejisinin daha da sertleştiği görülmektedir. Önleyici saldırı doktrini, artık yalnızca potansiyel nükleer tehditlere karşı değil; bölgesel nüfuz alanlarını sınırlamak için de kullanılmaktadır. İran’ın askerî kadrolarına yönelik hedefli operasyonlar, nükleer tesislere sabotajlar ve bölge genelindeki saldırılar bu stratejinin parçalarıdır. Amaç yalnız bir tehdidi ortadan kaldırmak değil; rakip aktörleri sürekli baskı altında tutarak güç dengelerini İsrail lehine sabit tutmaktır.
Caydırıcılık adı altında yürütülen operasyonlar, orantısız güç kullanımını sistematik hâle getirmiştir.
Sivil kayıplar artık “kaçınılmaz yan etki” değildir. Bu, düpedüz ağır bir zulüm ve bilinçli bir gözdağı siyasetidir.
Gazze’de, Lübnan’da, Suriye’de yaşananlar bir güvenlik refleksi değil; üstünlük gösterisidir. Uluslararası hukukun sınırları yok sayılmakta, insanî dramlar diplomatik terminolojiye sıkıştırılmaktadır. İsrail’in güvenlik paradigması savunma psikolojisinden çıkmış; bölgesel tahakküm mantığına dönüşmüştür.
Bu tablo istikrar üretmez. Korku üretir.
Ve korku üzerinden kurulan düzen kalıcı barış sağlamaz.
ABD’nin İran’ı tamamen yıkmamasının nedeni de burada yatmaktadır. İran’ın varlığı, İsrail’in sert güvenlik siyasetini haklılaştıran sürekli bir gerekçe sunar. Körfez ülkeleri bu tehdit algısıyla Washington’a daha sıkı bağlanır. Bölge kalıcı bir çözüm yerine sürekli bir kriz sarmalına sabitlenir.
Rusya ve Çin de İran’ın tamamen çökmesini istemez; fakat onun merkezî bir güç hâline gelmesini de arzu etmez. Herkes İran’ın yaşamasını ister, ama kimse büyümesini istemez. Bu, kontrollü bir denge oyunudur.
Bugün Türkiye için en büyük risk, Ortadoğu’da giderek sertleşen bloklaşmanın içine çekilmektir. Bölge yeniden keskin güvenlik hatlarıyla ayrılırken Ankara’nın asıl gücü bir cepheye eklemlenmekte değil; denge kurabilen merkez ülke konumunu korumaktadır.
Türkiye Sünni dünyanın lideridir evet; fakat en tehlikeli yol bu tabloya mezhep eksenli bir refleksle yaklaşmaktır. Türkiye’nin gücü hamasette değil, devlet aklındadır.
Erzurum’un soğuğunda yetişen siyaset bilinci bilir ki;
Sınır hattında duyguyla değil, dengeyle yaşanır.
Türkiye ne İsrail’in güvenlik mimarisine eklemlenmelidir ne de İran’la açık bir cepheleşmeye sürüklenmelidir. Aynı şekilde Türkiye’nin bölgesel rekabet içinde olduğu İran’ın yanında konumlanarak yeni bir blok siyasetine girmesi de doğru değildir. Türkiye’nin rolü herhangi bir tarafın parçası olmak değil; mezhep üstü bir merkez aklıyla denge kurabilmektir. Ortadoğu’da kalıcı etki taraf olmakla değil, denge kurabilen devlet olabilmekle mümkündür.
Taraf olmak daraltır. Merkez olmak genişletir.
Nihayetinde büyük güçler sahada bağıranları değil, sabırla pozisyon alanları ciddiye alır.
İran meselesi bir rejim sorunu değildir. Bu, küresel sistemin süreklilik stratejisidir. İsrail’in sert güvenlik doktrini bu sistemin merkezinde yer almakta; krizleri kalıcılaştırarak meşruiyet üretmektedir.
Türkiye’nin sınavı, bu sert rüzgârların arasında savrulmadan merkezde kalabilmektir.
Nitekim bu coğrafyada savaşların amacı çoğu zaman zafer değildir. Dengenin sürmesidir.
Erzurum’un öğrettiği devlet aklı tam da budur.
