Terörsüz Bir Türkiye için Sosyal Politikanın Beş Ekseni
Bugün, silahların gölgesinin büyük ölçüde kalktığı bu eşikte, 40 yıllık kolektif travmamızın zamanla kendi kendine geçecek sıradan bir yara olmadığını net bir biçimde idrak etmeliyiz. Aksine, nesiller boyu aktarılma riski taşıyan, toplumsal güveni ve gelecek ufkunu zehirleyen bu hali, pasif bir bekleyişle değil, siyasetin toplum mühendisliği kibrinden uzak, bir toplum hekimliği hassasiyetiyle makrodan mikroya dokunan bilinçli ve sistematik sosyal politika müdahaleleriyle iyileştirmek birincil görevimizdir.
TARIK TUNCAY 25 Temmuz 2025Birdenbire sustu her şey. 40 yıldır hayatımızın fon müziği, haber bültenlerimizin demirbaşı, endişelerimizin en somut adresi olan o uğultu, yerini tuhaf, neredeyse sağır edici bir sessizliğe bıraktı. Ancak bu sessizlik, bedeli on binlerce canla; vatan toprağını bekleyen askerimizle, asayişi sağlayan polisimizle, korucularımızla, en ücra köşeye ilim götüren öğretmenimizle ve bu şiddet sarmalında en büyük bedeli ödeyen bölgedeki masum insanlarımızla hem de çoluk çocuk ödenmiş ağır bir sükûnet.
Bu yeni döneme bakarken hissettiğim ilk şey, zafer değil, derin bir sorumluluk duygusu. Asker ve sivil şehitlerimize, gazilerimize, bölge insanımıza olan borcumuz, sadece terör örgütü silah bıraktığında değil, onların uğruna can verdiği bu ülkede hiçbir gencin umudunu kaybetmediği, hiçbir ailenin yoksullukla ve çaresizlikle boğuşmadığı, adaletin ve refahın coğrafya ayırt etmeksizin her eve ulaştığı gün ödenecektir.
40 yıldır güvenlik paradigmasıyla düşünmeye, konuşmaya ve yaşamaya o kadar alıştık ki, şimdi bu yeni “barış” durumuyla ne yapacağımızı tam olarak bilemiyoruz. Ortaya çıkan bu yeni zemin, tehlikeli olduğu kadar muazzam fırsatları da içinde barındırıyor. Tehlikeli, çünkü bu zemini, geçmişin acılarını siyasete malzeme yapan popülist naralarla, eski düşmanlıkları körükleyen geçmişin hayaletleriyle doldurmaya hevesli olanlar çıkacaktır. Fırsat, çünkü bu durum, bize ilk defa gürültüden arınmış bir atmosferde durup, sorunun kök nedenleri üzerine sükûnetle düşünme ve en önemlisi, “barış” denen o soyut kelimenin içini somut, insani ve adil politikalarla doldurma imkânı sunuyor. Bu süreç, bize yeni bir toplumsal sözleşme yazma, yıpranmış bağları onarma ve daha kapsayıcı bir “biz” tanımı yapma şansını veriyor.
Bu yazı, silahların susmasının bir son değil, aksine, meşakkatli bir yeniden toplumsal inşa sürecinin başlangıcı olduğunu savunma iddiasında. Ayrılıkçı terör dönemi sonrası Türkiye’de, onarıcı sosyal politika pratiklerinin ötesine geçerek, merkezine insan onurunu ve potansiyelini koyan “insani kalkınmacı” bir sosyal politika perspektifinin gerekliliğini ve imkânlarını görmek zorundayız.
Veriler Ne Diyor?
Silahların gölgesinde geçen 40 yıl, sadece canlarımızı yakmadı; aynı zamanda toplumsal ruhu, adalete olan inancı ve en önemlisi, ülkenin farklı coğrafyaları arasındaki refah makasını tehlikeli bir şekilde açtı. Bu soyut tespiti somut verilere dayandırmak, sosyal politikanın en temel görevi. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın hazırladığı Sosyo-Ekonomik Gelişmişlik Endeksi (SEGE) çalışmaları, bize acı ama net bir tablo sunuyor. SEGE, ülkemizin farklı bölgelerinin adeta sosyal ve ekonomik röntgenini çeken, politika yapıcılara yol gösteren en önemli araçlardan birisi.
Referans olarak alabileceğimiz 2017 tarihli kapsamlı İl SEGE raporu (ilçe bazlı SEGE raporu ise 2022 tarihlidir), Türkiye’deki 81 ili, sosyo-ekonomik gelişmişliği bütüncül bir şekilde ölçen sekiz ana boyut altında incelemekte: Demografi, İstihdam, Eğitim, Sağlık, Rekabetçi ve Yenilikçi Kapasite, Mali Durum, Erişilebilirlik ve Yaşam Kalitesi. Bu boyutlar altında toplanan 52 farklı değişken (okullaşma oranlarından hekim sayısına, kişi başı gelirden internet kullanımına kadar) üzerinden yapılan analiz sonucunda, iller altı farklı gelişmişlik kademesine ayrılmış durumda.
Tablonun en can alıcı ve bizim için en anlamlı kısmı ise şu: En düşük gelişmişlik düzeyini ifade eden altıncı kademede yer alan 16 ilin tamamı, istisnasız bir şekilde, terörün en ağır bedelleri ödettiği Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizde. Bu iller; Adıyaman, Ardahan, Diyarbakır, Kars, Iğdır, Bingöl, Batman, Şanlıurfa, Mardin, Siirt, Bitlis, Van, Hakkâri, Muş, Ağrı ve Şırnak’tan oluşuyor.
Bu veri, basit bir sıralamanın çok ötesinde bir anlam taşıyor. Bu, 40 yıllık bir terör ve Kürt meselesi sarmalının, yani şiddet ile etnik talepler ve azgelişmişlik arasındaki o meşum etkileşimin istatistiksel fotoğrafı. Bu harita, bize sadece ekonomik bir geri kalmışlığı değil, aynı zamanda nesiller boyunca biriken bir umutsuzluğu, fırsat eşitsizliğini ve devletin yatırım ve hizmet sunumundaki yapısal zorluklarını da gösteriyor. Bu memleket ahvali dökümü, soğuk ve mesafeli bir dille, yakıcı bir gerçeği belgeliyor: Ülkenin bir yarısı görece refah içindeyken, diğer yarısı temel insani gelişim göstergelerinde geride kalmıştır. Bu durum, terör örgütlerinin “Devlet sizi unuttu, biz sizin yanınızdayız” şeklindeki zehirli propagandası için en verimli toprağı oluşturmuştur. Dolayısıyla önümüzdeki yeniden inşa süreci, bu haritayı sadece bir veri olarak okumak değil, ahlaki ve vicdani bir sorumluluk olarak kabul etmekle başlamalı. Bu tabloyu değiştirmek, terörle mücadelenin en kalıcı ve en sivil zaferi olacaktır.
Kolektif Yasımız ve Anlam Arayışımız
Toplumların da bir hafızası, ruhu ve iyileşmesi gereken yaraları vardır. Kolektif hafıza, bizi biz yapan olaylar ve anlatılar bütünü; kimliğimizin hamurunu yoğuran harç. Ancak bu harç, iki ucu keskin bir bıçak gibidir: Bizi birleştirebilir, yüceltebilir ve geleceğe taşıyabilir ya da geçmişin karanlık dehlizlerine hapsederek enerjimizi tüketebilir.
Modern Türkiye’nin tarihinde, bu diyalektiğin en olumlu örneği hiç şüphesiz Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in kuruluşudur. İşgalin ve Sevr’in dayattığı o mutlak yıkım ve ulusal ölüm halinin travması, bu topraklarda yaşayan Türk’üyle, Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle tüm unsurların ortak iradesiyle, topyekûn bir direnişle sağaltılmıştı. Bu süreç, sadece askerî bir zafer değil, aynı zamanda çökmüş bir imparatorluğun küllerinden ortak bir siyasi kimlik ve gelecek projesi çıkartan, travmayı birleştirici bir enerjiye dönüştüren muazzam bir sosyal ve siyasi başarıydı. Bu başarı, travmanın içinde donup kalmak ya da ayrı bir benlikle bölünmek yerine, ondan yeni ve güçlü bir kimlik inşasının mümkün olduğunu göstermişti.
Ancak bu kurucu irade ve onun harcını kardığı milli benlik, özellikle 1980’lerde başlayan ve 40 yıl boyunca hayatımızın her alanını rehin alan PKK terörüyle derin bir yara aldı. Terörün yarattığı tahribat, on binlerce can kaybı ve maddi yıkımın ötesinde, belki de en büyük hasarı o birleştirici kimliğimize verdi. Etnik temelli ayrılıkçılığı bir şiddet metodu olarak kullanan terör, toplumun fay hatlarını hedef alarak güvensizliği körükledi ve “biz” olarak kurduğumuz o geniş aileyi, kendi içinde hasımlaşan, birbirine yabancılaşan karşıt kutuplara ayırma siyasetini güttü. Bu süreç, milli bünyeyi, sürekli bir varoluşsal tehdit kaygısıyla yaşamaya mahkûm ederek ve gündelik dili dahi militarize ederek kolektif ruhumuzda -her ne kadar farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde hissedilse de- derin ve ortak bir travma yarattı.
Bugün, silahların gölgesinin büyük ölçüde kalktığı bu eşikte, 40 yıllık kolektif travmamızın zamanla kendi kendine geçecek sıradan bir yara olmadığını net bir biçimde idrak etmeliyiz. Aksine, nesiller boyu aktarılma riski taşıyan, toplumsal güveni ve gelecek ufkunu zehirleyen bu hali, pasif bir bekleyişle değil, siyasetin toplum mühendisliği kibrinden uzak, bir toplum hekimliği hassasiyetiyle makrodan mikroya dokunan bilinçli ve sistematik sosyal politika müdahaleleriyle iyileştirmek birincil görevimizdir.
Bu noktada, rahmetli Sırrı Süreyya Önder’in o her zamanki ironik ve neşeli üslubuyla itiraz ettiğini duyar gibiyim: “Hocam, sizin başlangıç kabul ettiğiniz o 40 yıllık travma, bizim için yüzyıllık bir filmin sadece son makarasıdır.” Bu itirazdaki haklılık payını, yani terörün verimli bir zemin bulduğu o tarihsel ve sosyo-ekonomik birikimi görmezden gelmek, bir sosyal bilimci için en büyük hata olur. Zira benim de sahada tanıklık ettiğim gerçeklik, bu iki anlatının nasıl iç içe geçtiğini ve birbirini beslediğini acı bir şekilde ortaya koyuyordu.
Adına “Çözüm Süreci” denen, puslu bir iyimserlik ile kökleşmiş bir güvensizliğin kol kola gezdiği o tarihsel aralıkta (2013-2015 arası), bir akademisyen olarak il sınav temsilciliği göreviyle iki farklı zamanda Şırnak’ta bulundum. Gündüzleri devletin en temel fonksiyonlarından birini, yani tüm çocuklara eşit bir gelecek sunma vaadinin simgesi olan bir sınavın yönetimini icra ederken, akşamları şehrin sosyal dokusuna karıştığınızda, bambaşka bir hakikat evreninin kendini nasıl yeniden ürettiğine tanıklık edebiliyordunuz.
Bir kafede otururken yan masadan kulağınıza çalınan fısıltılı sohbetlerde, bizim “terör örgütünce kaçırılmış” veya “kandırılmış” olarak gördüğümüz, kayıp bir nesil olarak yüreğimizde hissettiğimiz çocukların ve gençlerin, birer “kahraman” olarak anlatıldığı menkıbelere şahit oldum. “Dağa çıkan” bir gencin eylemi, öfkeli bir propaganda tonundan ziyade, daha içselleştirilmiş, neredeyse gündelik hayatın parçası haline gelmiş melankolik bir kabulleniş ve onurlandırma biçimiyle kutsanıyordu.
O fısıltılı sohbetler, aslında terör örgütünün en temel........
