Kimliğin Geleneksizleşmesi

Kimliğin Geleneksizleşmesi

Kimliğin Geleneksizleşmesi

Kimliği yeniden üretmeye değil, geleneği yeniden inşa ederek kimliğe yeniden süreklilik kazandırabilmeye ihtiyacımız var.

Merhum Adnan Menderes’in modernleşme ve medeniyet idealiyle “özellikle” adını verdiği Vatan ve Millet caddelerini açtırdığı sırada, Aksaray ve Suriçi’nde aralarında Mimar Sinan dönemine ait eserlerin de bulunduğu çok sayıda tekke, medrese ve mescit yıkıldı. Bu şehircilik anlayışında, Atatürk’ün de danışmanlığından yararlandığı Fransız şehir plancısı Henry Prost’un (1874–1959) etkisini görmek mümkündür.

Yazar Mehmet Dilbaz’ın değerli çalışmaları bu konuda önemli bilgiler sunmaktadır. Ancak Cumhuriyet döneminde Paris veya Berlin’e benzemek adına Osmanlı, hatta Bizans mirasını tasfiye etme anlayışı yalnızca 1950’lere ait değildir. Geçmişin kültür izlerine yeterince sahip çıkamamanın tarihi daha da geriye, Osmanlı modernleşmesine kadar uzanır. Sarayları, konakları ve kışlaları Paris ve Viyana örneklerine benzetme çabaları, Tanzimat ve Islahat dönemlerinde başlamıştır. Çırağan Sarayı inşa edilirken kadim bir Mevlevî dergâhı ve haziresinin ortadan kaldırılması, Taksim’de Kırım Harbi şehitliğinin üzerine dönemin Pera mimarisini yansıtan yapıların yükselmesi, hatta Berlin–Bağdat Demiryolu güzergâhı için Topkapı Sarayı müştemilatının ve Eski Saray’ın bir bölümünün feda edilmesinin düşünülmesi bunun çarpıcı örnekleridir.

Rivayet olunur ki, demiryolu güzergâhı sebebiyle Topkapı Sarayı’nın bir kısmının yıkılması gerektiği Sultan Abdülaziz’e arz edildiğinde şu cevabı vermiştir: Medeniyet benim yatak odamdan geçecekse, odamı yıktırmaya razıyım. Gerekeni yapın. 

Bu durum, Abdülaziz ve çevresi ile çağdaşı hatta ziyaret ettiği Viktorya ve çevresinin zihniyetlerinin mukayesesini gerektirmekte.

İngiltere ve Fransa’da, sıradan malikâneleri gezdiğinizde bile tavanlarda Eski Ahit’i veya Antik Yunan-Roma mitolojisini yorumlayan, birbirini tamamlayan resim dizileriyle karşılaşırsınız. Bu süreklilik estetik bir tercih olmakla birlikte, aynı zamanda tarih, hafıza ve meşruiyet iddiasının da ifadesidir. Yıllar önce Dolmabahçe Sarayı’nda benzer tablo dizilerini gördüğümde bunların birbirleriyle anlamlı bir bütünlük oluşturmadığını fark etmiştim. Batı’daki örneklerinde olduğu gibi ortak bir hikâye anlatmıyor, daha çok birbirinden bağımsız bir taklit duygusu veriyordu. Sanki derdimiz anlamak değil, benzemekti.

Hâlbuki 15. yüzyılda Osmanlı’ya ilişkin Gennadios Scholarios (1400–1473) ile Georgios Gemistos Plethon (1355–1452), Bizans’ın son yüzyılının iki büyük düşünürüydü. Scholarios aynı zamanda 1453’de atanan ilk patrikti ve aynı dönemde yaşadılar, aynı siyasî krize tanıklık ettiler ve hatta 1438–1439’daki Council of Florence’a birlikte........

© Perspektif