menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Siyasiler Üniversiteleri Ele Geçirilecek Kurumlar Gibi Görmekten Vazgeçmeli”

16 0
05.07.2025
RÖPORTAJ

İktidar unsurları üniversite özerkliğinin milli iradeye meydan okuma anlamına geldiğini düşünüyor. Üniversitelerin iktidarla uyumu yüksek kişiler tarafından kontrol edilmesi arzulanıyor. Özellikle sosyal bilimlerde akademisyenlerin iktidarın söylemini tekrarlayacak ya da en azından sorgulamayacak kişilerden oluşturulması gibi bir hedef de var. Bu tabii kesif bir siyasileşme, liyakat ilkesinin ihlali ve nihayet kalitesizleşme anlamına geliyor.

TANEL DEMİREL 5 Temmuz 2025

Mülakat: Perspektif

Üniversiteler, yalnızca bilgi üretim merkezleri değil; aynı zamanda toplumun entelektüel yön pusulasıdır. Ancak Türkiye’de bu pusulanın uzun süredir şaşmış olduğu, özellikle sosyal bilimlerin maruz kaldığı ideolojik tahakküm, bürokratikleşme ve liyakat erozyonu üzerinden net bir şekilde gözlemlenebilmektedir. Akademik özgürlüklerin daraldığı, düşünsel çeşitliliğin törpülendiği bu zeminde, üniversiteye ve sosyal bilimlere dair yeni bir muhasebe ihtiyacı her geçen gün daha fazla hissedilmektedir. İşte bu ihtiyacın izini süren Prof. Dr. Tanel Demirel, Üniversite, Sosyal Bilimler ve Düşünce Dünyamız: Eleştirel Notlar adlı son kitabında, sadece mevcut durumun bir eleştirisini değil, aynı zamanda düşünce dünyamızın yapısal zaaflarına yönelik derinlikli bir değerlendirme sunuyor.

Üniversitenin özerklikten uzaklaştığı, sosyal bilimlerin düşünsel kısırlıkla malul olduğu bir dönemde, kitabın yer verdiği eleştirel notlar, akademinin içinde bulunduğu çıkmazları anlamayı ve yeniden düşünmeyi mümkün kılıyor. Biz de bu imkândan hareketle, Türkiye’deki akademik yapının temel sorunlarını, ifade özgürlüğünden yerlicilik/evrenselcilik tartışmalarına, yayın fetişizminden akademik liyakat meselesine kadar birçok başlığı Prof. Dr. Tanel Demirel ile konuştuk.

SOSYAL BİLİMCİLERİMİZ SİYASİ AKTÖRLERLE ELEŞTİREL BİR MESAFEYİ TUTTURMAKTA ZORLANIYOR

Üniversite, Sosyal Bilimler ve Düşünce Dünyamız: Eleştirel Notlar başlıklı son kitabınızla neyi hedeflediğinizi sorarak başlamak istiyorum…

Kitabımda üniversite, sosyal bilimler ve düşünce dünyamızın bazı sorunlarına değinmeye çalıştım. İşaret ettiğim sorunlar arasında siyasi aktörlerin üniversite özerkliği fikrine yabancı oluşları, ifade hürriyeti sorunu, eğitim sistemimizin doktriner niteliği ve ezberciliği teşviki, anti-entelektüel damar, bürokratikleşme ve cemaatleşme var. Sosyal bilimcilerimizin siyasi aktörlerle eleştirel bir mesafeyi tutturmakta çok zorlandıklarını da iddia ediyorum. Tabii “evrenselcilik” dediğim Batı-merkezciliği, Batı kaynaklı kuram, yaklaşım ve bilgileri sorgulamadan kabul etme eğilimi ile buna karşı bir tepkiden beslenen biz bize benzeriz, Batı’dan öğreneceğimiz hiçbir şey yok diyen “yerlicilik” eğilimine de değiniyorum. Gelişmiş sosyal bilimler ve fikir dünyasının sosyo-ekonomik gelişme düzeyi ile bağlantılı olduğunu da vurguluyorum.

Kitabınızın Türk Siyasetini Anlamak-Yaklaşımlar Hakkında bir Deneme (2019) adlı kitabınızın devamı olarak okunabileceğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Esasen her iki kitap da benim Türkiye’de Marksist olmayan, anaakım sosyal bilimler, özellikle de siyaset bilimi yaklaşımının içerden (zira ben de o gelenek içinde yetiştim) diyebileceğimiz bir eleştirisi üzerine kurulu. Soğuk Savaş döneminin ABD çıkışlı modernleşme kuramı ve Amerikan sosyal bilim anlayışının etkisi altındaki bir paradigma bu. Fikir dünyamızdaki Batı merkezciliği ve Batı dünyasının çifte standartlarına değinmeyen, çoğu zaman anlamadan ziyade tasvir ile yetinen, anlam dünyaları ve zihniyetleri merkeze alan tarihselci bir bakıştan yoksun, toplumsal hayatta sınıf ve statü gruplarının çatışmalarını önemsizleştiren, siyasetin bir güç mücadelesi olduğu gerçeğini zaman zaman ıskalayan bir pratik.

Anaakım sosyal bilimlere bu türlü eleştiriler yıllardır yapılıyor. Sizin eleştirilerinizin farklılığı nerede diye sorsam?

Güzel soru. Ben bu ve benzeri eleştirileri dile getiren Marksistler, İslamcılar ve uç milliyetçilerin çoğu gibi anaakım sosyal bilimler paradigmasının tümüyle reddedilmesinden yana olan biri değilim. Örneğin, radikal Marksist çizgi gibi kapitalizmi çökmeye mahkûm, güçlükle ayakta tutulan bir toplumsal düzen ya da liberal demokrasiyi sömürüyü gizlemeye yarayan bir maske gibi görmüyorum. Batı merkezcilik eleştirilerini yapar, Batı dünyasının çifte standartlarından dem vururken Batı mirası ve tecrübesinin olumlu yönlerini ihmal etmiyor, garbiyatçılık ve/veya yerlicilik tuzaklarına düşmemeye çalışıyorum. Soğuk Savaş döneminde şekillenmiş bu anaakım paradigmanın değişen koşullarda eleştiriler ışığında kendini yenilemesi gerektiğini düşünenlerdenim.

Türkiye’de İkinci Meşrutiyet döneminde ve AKP’nin kabaca ilk 10 yılında ifade özgürlüğünde kısa süreli genişleme yaşansa da, Freedom House’un, RSF’in, V-Dem’in ilgili endekslerine göre 2010-2025 arasında sürekli bir düşüş trendi gözleniyor. Bu daralmayı, Nicos Poulantzas’ın “olağanüstü devlet” teorisi ışığında okuduğumuzda, devletin kriz anlarında “normal hukuku” askıya aldığını, bunun anti-entelektüel tutumları da pekiştirdiğini görüyoruz. Ortada anayasa kuralı varken ve bu keyfi bir şekilde ihlal edilebiliyorken, ifade özgürlüğünün korunması bağlamında başka ne türlü önlemler alınabilir? Bunun sosyolojik yanının, yani toplumun ifade özgürlüğüne bakışının hukuki boyutundan çok daha önemli olduğu,........

© Perspektif