menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Heybeliada Ruhban Okulu: Mütekabiliyetin Değil Adaletin Konusu

16 0
05.06.2026

Heybeliada Ruhban Okulu: Mütekabiliyetin Değil Adaletin Konusu

Heybeliada Ruhban Okulu: Mütekabiliyetin Değil Adaletin Konusu

Eğer Rum cemaati varlığını koruyamaz hale geldiyse, papazını kendi ülkesinde yetiştiremez duruma düştüyse, sayısı yüzyılın başındaki 110 binden, 2 binin altına indiyse, bunun nedenleri Türkiye’nin tarihindedir ve sorumluluğu Türkiye’nindir.

Heybeliada Ruhban Okulu meselesi son haftalarda yeniden gündemde. Patrik Bartholomeos’un Atina’da “Eylül ayında görkemli bir açılışla” okulun yeniden faaliyete geçeceğine dair umutlu açıklamasının ardından Türkiye’den tepki verenler oldu. Egemenlik kaygısını dile getirenler, mütekabiliyet talep edenler, ekümeniklik tartışmasını öne çıkaranlar, “taviz veriliyor” diyenler… Hepsi farklı kavramların etrafında dolaşıyor, ama hepsi tek bir cümlede buluşuyor: “Okul açılmamalı.” Bana göre tartışma çok yanlış bir zeminde yürüyor. Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılışı bir egemenlik meselesinden öte, kendi vatandaşlarımızın yarım asırdır engellenen bir hakkının iadesidir. Bunu bir pazarlık konusu yapmak da hak iadesini geciktirmek kadar sorunlu ve inciticidir.

Okul Nasıl Kapatıldı?

Heybeliada Ruhban Okulu 1844’te, Sultan Abdülmecid’in fermanıyla, Aya Triada Manastırı’nın bulunduğu tepede açıldı. 1894 İstanbul depreminde zarar gören bina, iki yıl sonra yeniden inşa edildi. Açık olduğu 127 yıl boyunca, İstanbul’un Rum cemaatinin din adamı ihtiyacını karşıladı. Toplam 930 mezunun 343’ü piskopos, 12’si patrik oldu, bugünkü Patrik Bartholomeos da bu okulun mezunlarından. Cumhuriyet boyunca okul, diğer azınlık okulları gibi Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) denetiminde, Türkçe dersler de dahil olmak üzere MEB müfredatına bağlı olarak çalıştı.

Okul 1971’de kapandı. Çokça tekrar edilen “Patrikhane devlet denetimini kabul etmediği için kendi kendini kapattı” anlatısı yanlıştır. Olan şudur: 1965 tarihli 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun bazı maddeleri Anayasa Mahkemesi’nin 12 Ocak 1971 tarihli kararıyla iptal edildi. Davanın konusu Heybeliada Ruhban Okulu değil, İzmir’deki bir mühendislik okuluydu. Bu karara dayanarak İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü, 12 Ağustos 1971 tarihli yazıyla okulun yüksek kısmını kapattı. Patrikhane’nin yargı yoluna başvurma teşebbüsleri ise tüzel kişilik tartışmasına takıldı. Üstelik aynı dönemde, kapatılan diğer özel yüksekokulların öğrencileri, 1472 sayılı kanunla devlet üniversitelerine bağlanırken Heybeliada Ruhban Okulu için bu yapılmadı. Dolayısıyla okul, kendiliğinden kapanmadı; bir idari tasarrufla kapatıldı.

Mesele Lozan’dan Önce Anayasa Meselesidir

Heybeliada tartışmalarında çoğu zaman Lozan Antlaşması’na atıf yapılıyor; lehte de aleyhte de. Lozan’ın özellikle 40. maddesi, gayrimüslim azınlıkların kendi giderleriyle eğitim ve hayır kurumları kurma, yönetme ve denetleme hakkını güvence altına alır; 42 ve 44. maddeler de bu azınlık hakları rejiminin tamamlayıcı güvenceleri arasında yer alır. Anayasa’nın 90. maddesi de uluslararası antlaşmaları kanun hükmünde sayar ve temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda antlaşma hükümlerini iç kanunlardan üstün tutar. Bu hukuki çerçeve, Heybeliada Ruhban Okulu’nun açılması için zaten yeterli bir dayanaktır.

Ne var ki meseleyi Lozan’a indirgemek, başlı başına düşündürücü bir durumdur. Çünkü Lozan, 1923’ün hukuk diliydi; bizim bugünkü dilimiz olmamalı. Çağdaş hukuk devletinin iddiası hiç olamaz. Anayasa’nın 24. maddesi “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir” der. “Herkes”, yani Müslüman olan, gayrimüslim olan, başka inançtan olan, inancı olmayan herkes. Anayasal din özgürlüğü Lozan’ın çok ilerisindedir. Çünkü Lozan sadece üç tanımlı gayrimüslim azınlığa (Rum, Ermeni, Yahudi) hak tanırken anayasa herkese tanır.

Günümüzün iddiası Lozan’ın gerisine değil, ilerisine giden bir tutum olmalıdır: Bu topraklarda yaşayan herkesin, azınlık olsun, yeni gelen olsun, çoğunlukla aynı inancı paylaşsın ya da paylaşmasın, bireysel ve kurumsal din özgürlüğünden tam olarak faydalanması. Bir cemaat, din adamı yetiştirmek istiyorsa, anayasal düzenimiz buna engel olamaz. Sormamız gereken esas soru, “Anayasal din özgürlüğü, bu ülkede yaşayan iki bin kişilik bir Rum cemaatinin kendi papazını, kendi okulunda yetiştirmesini teminat altına almıyor mu?” sorusu olmalıdır. Soruyu böyle sorduğumuzda, cevabın hâlâ tartışmalı kalması hukuk devleti iddiamız bakımından izahı güç bir durumdur. Anayasal din özgürlüğü herkese eşit ölçüde tanınmış bir haktır, ancak Rum vatandaşlarımıza karşı bir başka, daha kadim bir sorumluluğumuz daha var.........

© Perspektif