Çin Sarayından 21. Yüzyıla Bakış
Çin Sarayından 21. Yüzyıla Bakış
Çin Sarayından 21. Yüzyıla Bakış
Teknolojik ilerleme, ekonomik refah ve güçlü devlet kapasitesi tek başına adil bir toplum kurmaya yetmez. Fakat aynı seyahat başka bir gerçeği de netleştirdi: Dünyayı anlamaya çalışırken zihnimizi tek bir medeniyetin kavramlarına hapsetmek büyük bir eksiklik.
Batı’nın son iki asırda dünyaya ihraç ettiği en güçlü ürünün buhar makinesi, otomobil ya da bilgisayar olduğunu söyleyenler yanılıyor olabilir. Batı’nın belki de en büyük ihracatı, kendi tarih anlatısını insanlığın ortak tarihi gibi aktarabilmesiydi. Bu sayede iki yüz yıldır dünyaya hakim olan siyasi ve iktisadi paradigma, büyük ölçüde Batı’nın tarihsel tecrübesinden hareketle şekillendi. Demokrasi, liberalizm, serbest piyasa, bireysel özgürlük, ulus devlet, kalkınma… Bu kavramlar zamanla insanlığın ilerlemesi gereken tek istikâmeti tarif eden evrensel doğrular gibi algılandı. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında oluşan uluslararası düzen, bu değerleri siyasi bir tercih olmanın ötesinde, refahın vazgeçilmez şartları olarak sundu. Üstelik bu düzen, Amerikan askerî gücü, Bretton Woods sistemi, doların küresel hakimiyeti ve Batı ittifakının güvenlik mimarisiyle de tahkim edildi.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra bu anlatı rakipsizdi. Liberal demokrasinin “nihai rejim”, Batı’nın ise “tarihin vardığı son durak” olduğu iddia edildi. Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezi, Batı’nın kendi zaferini insanlığın nihâi istikâmeti olarak görmesinin teorik ifadesiydi.
Tarih ise teorisyenlerden daha mütevazıdır. Bazen tek bir örnek, onlarca akademik tartışmadan daha güçlü sorular sorabilir. Çin bugün bunu yapıyor.
Türkiye Çin Dostluk Vakfı ve Çin Komünist Partisi’nin davetiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde temsil edilen farklı siyasî partilerden genel başkan yardımcıları ve milletvekillerinden oluşan bir heyetle Pekin, Çingdao ve Guanco’yu ziyaret ederken zihnimde beliren niyet, 21. yüzyılın en büyük jeopolitik hadiselerinden birini yerinde anlamaya çalışmaktı.
Çünkü bugünün sorusu artık Çin’in yükselip yükselmeyeceği değil. Bu zaten gerçekleşti. Asıl soru, bu yükselişin insanlığa ne söylediği. Belki de ilk soru şu olmalı: Modernleşmenin gerçekten tek bir hikâyesi mi var? Yoksa toplumlar kendi tarihsel tecrübeleri içinden farklı kalkınma yöntemleri üretebilir mi?
Hafızalarda genelde iki ayrı Çin algısı var. Biri, ucuz iş gücü, otoriterliği, sansürü ve insan hakları tartışmaları üzerinden anlatılan Çin; diğeri ise son kırk yılda birçok vatandaşını yoksulluktan çıkaran, dünyanın en büyük üretim merkezi olan, birçok alanda Amerika Birleşik Devletleri ile rekabet eden Çin…
Karşınızda liberal demokrasiyle yönetilmemesine rağmen dünyanın ikinci büyük ekonomisi hâline gelen, küresel ticaretin merkezlerinden biri olan, elektrikli araçlardan güneş panellerine, batarya teknolojilerinden yüksek hızlı trenlere kadar birçok alanda artık yalnızca “ucuz iş gücü” ile açıklanamayacak bir teknoloji kapasitesine sahip ve ABD’nin ardından uluslararası sistemin en etkili aktörüne dönüşen bir devlet var. Bu gerçek, Çin’in bütün tercih ve uygulamalarının doğru ve yerinde olduğu anlamına gelmiyor. Fakat Batı’nın tezlerini yeniden tartışmaya açıyor. Üstelik bu dönüşüm tesadüfen gerçekleşmedi. Küresel sermaye, ucuz iş gücü dönemi, yabancı yatırımlar, demografik avantajların yanında Arkasında uzun yıllara yayılan bir planlama var.
Bir Propaganda Seyahati
Her büyük güç kendi hikâyesini anlatır. Amerika bunu uzun yıllar Hollywood ve küresel medya üzerinden yaptı. Sovyetler Birliği ideolojisini dünyanın dört bir yanına taşımaya çalıştı. Bugün Çin aynı şeyi kültürel birikiminin yanı sıra fabrika, liman, hızlı tren, teknoloji şirketleri ve devlet kapasitesiyle yapmak niyetinde. Dolayısıyla bu programın aynı zamanda güçlü bir kamu diplomasisi faaliyeti olduğu açıktı. Programın mahiyeti de bunu gösteriyordu: Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi Dış İlişkiler Bakanlığı ile toplantılar, Ulusal Halk Kongresi’ndeki görüşmeler, parti okulu ziyaretleri, şehir müzelerini ve tarihî mekanları ziyaretin yanında, teknoloji şirketleri, limanlar, kalkınma projeleri ve eyalet yöneticileriyle temaslar… Çinli muhataplarımızın üzerinde en çok durduğu husus, ülkenin son kırk yılda gerçekleştirdiği dönüşümdü. Gösterilen sunumlar ve temelde bütün bu örüntü bir ana fikrin propagandasında odaklanıyordu; “Çin Komünist Partisi, Çin’i yeniden ayağa kaldırmıştır.”
Fakat propaganda kelimesi ufuk daraltıcıdır. Her propaganda yalandan oluşmaz. Hakikatin seçilmiş parçalarından da oluşabilir. Asıl mesele, gösterilene itibar edip etmemek değil, gösterilenin neden gösterildiğini görebilmektir. Çin’in bize göstermek istediği şey de devlet kapasitesiydi.
Uluslararası ilişkilerde devlet kapasitesi kanun yapabilme veya vergi toplayabilme gücüyle tartışılır. Esasında bu olgu bunlardan ibaret değildir. Bir devletin uzun vadeli hedefler belirleyebilmesi, toplumu bu hedefler etrafında seferber edebilmesi ve aldığı stratejik kararları onlarca yıl boyunca istikrarla uygulayabilmesidir.
Demokrasi ya da otoriterlik tartışmalarından bağımsız olarak her büyük devletin arkasında belirli bir kurumsal kapasite vardır. Çin şehirleri, -en azından programımız dahilindeki kısımları- uzun vadeli planlamanın gündelik hayata nasıl dönüştüğünü gösteriyor. Ulaşım altyapısından sanayi bölgelerine, lojistik merkezlerinden dijital hizmetlere kadar hemen her alanda birbirini tamamlayan bir tasarım göze çarpıyor.
Çin’i anlamaya çalışırken beni düşündüren hususlardan biri de yönetim modeliydi. Devlet ile parti iç içe geçmiş vaziyette. Bakanlıkların paralelinde parti hiyerarşisi bulunuyor. Birçok alanda devlet kurumlarının yanında aynı işlevi siyasî düzlemde takip eden parti mekanizmaları var. Karar alma süreçleri yalnızca bürokrasi üzerinden değil, Çin Komünist Partisi’nin çok katmanlı teşkilat yapısı üzerinden de ilerliyor. Batı’nın siyasal teorisi devleti merkeze alırken, Çin’in siyasî pratiği partiyi devletin stratejik aklı olarak konumlandırıyor.
İşte Çin paradoksu tam burada başlıyor. Dünyanın en büyük komünist partisi tarafından yönetilen ülke, aynı zamanda dünyanın en büyük kapitalist üretim merkezi. Bu cümleyi ilk duyduğunuzda zihninizde bir çelişki oluşuyor. Komünizm ile kapitalizm aynı anda nasıl var olabilir?
Batı literatürü uzun yıllar komünizm ile piyasa ekonomisinin birlikte yaşayamayacağını savundu. Çin ise kırk yıldır bunun aksini uyguluyor. Teoriye pratikle cevap veriyor.
Elbette bu modelin birçok problemi vardır. Gelir dağılımından çalışma şartlarına, ifade özgürlüğünden hukuk sistemine kadar pek çok başlık tartışılabilir. Bir düşünceyi eleştirmek için ise önce onu doğru tarif etmek gerekir. Bu çelişkiyi yalnızca Marksizm üzerinden açıklamaya çalışmak burada olan biteni anlamak için yetersiz. Çin, ideolojiyi ekonomik hayatın bütün ayrıntılarını belirleyen katı bir dogma olarak değil, devletin sürekliliğini sağlayan siyasal bir çerçeve olarak yorumluyor. Ekonomide ise dikkate değer ölçüde pragmatik davranıyor.
Deng Xiaoping’in meşhur sözü bugün hâlâ Çin’in ruhunu anlatıyor: “Kedinin siyah ya da beyaz olması önemli değildir; önemli olan fare yakalamasıdır.” Belki de son kırk yıllık Çin kalkınmasını en iyi açıklayan cümle budur.
Çin’i Batı’dan ayıran en önemli farklardan biri de burada ortaya çıkıyor. Batı, özellikle Soğuk Savaş sonrasında kendi siyasal modelini evrensel bir norm olarak ihraç etmeye çalıştı. Çin ise -en azından bugüne kadar- kendi yönetim modelini ihraç etmekten çok, ekonomik başarısını görünür kılmayı tercih etti. Kuşak ve Yol Girişimi, liman yatırımları, lojistik ağlar ve ticaret koridorları bunun araçları hâline geldi. Amerikan gücü büyük ölçüde askerî ittifaklar üzerinden yükseldi. Çin ise en azından şimdilik, üretim ve ticaret üzerinden yükseliyor. Bu iki yaklaşım arasındaki farkı doğru okumak gerekiyor.
Heyetimizin Çingdao’da ziyaret ettiği otomatik liman bu yükselişin sembollerinden biriydi. Vinçleri insanlar değil, algoritmalar yönetiyordu. Konteynerlerin hareketi büyük ölçüde yazılımlar tarafından koordine ediliyordu. Bir zamanlar sanayi devriminin simgesi bacaları tüten fabrikalardı. XXI. Yüzyılda müşahede ettiğimiz sembol ise görünmeyen yazılım satırları…
Ertesi gün ziyaret ettiğimiz teknoloji şirketlerinde de aynı tabloyu gördük. Tarım dronlarından otonom hava araçlarına kadar birçok alanda Çin artık takip eden değil, standart belirlemeye çalışan bir ülke görüntüsü veriyor. Burada insan ister istemez şu soruyu soruyor: Biz hâlâ dünyanın fabrikasından mı söz ediyoruz, yoksa laboratuvarından mı?
Dijitalleşme mi, Dijital Egemenlik mi?
Ziyaret çerçevesinde görebildiğimiz bölgelerde teknoloji ve dijitalleşme yalnızca üretimde değil, gündelik hayatın her alanında hissediliyordu. WeChat ve Alipay neredeyse alışverişin ortak dili hâline gelmişti. Restoranda, markette, takside, küçük bir sokak tezgâhında, hatta dilencilerde bile aynı dijital ödeme sistemlerini görmek mümkündü. Nakit para neredeyse görünmez olmuştu.
Dijitalleşme, ekonomik verimlilikle birlikte egemenlik de üretiyor. Bugün ülkeler arasındaki rekabet, “veriyi kim üretiyor, kim işliyor, kim yönetiyor” soruları etrafında da şekilleniyor. Bu sorular giderek güvenlik başlıkları kadar belirleyici hâle geliyor. Yapay zekâ, yarı iletkenler, kuantum teknolojileri, haberleşme altyapıları ve dijital finans sistemleri artık yalnızca ekonomik sektörler değil; XXI. yüzyılın jeopolitik güç unsurları. Bu yüzden teknoloji rekabeti aynı zamanda bir egemenlik rekabeti.
Batı’da teknoloji piyasanın dinamizmiyle........
