“Gençler, Nereye?”: Çok Konuşup Az Duyanlara

TOPLUM

Gençleri anlatmıyor; onları gerçekten dinliyor ve bizim de dinlememizi sağlıyor. Bu kitapta gençler birer “sorun alanı” değil, birer hak sahibi özne olarak karşımıza çıkıyor. Gitmek isteyen gidemiyor, kalmak isteyen kalamıyor. Gençler kayıp değil, sessiz de değiller.

MENEKŞE TOKYAY 24 Ocak 2026

Bazen bir kitabı elinize aldığınızda, karşınızda duran şeyin bir metin değil, sizi usul usul ama kararlı bir biçimde derin bir kuyunun dibine çeken görünmez bir rüzgâr olduğunu fark edersiniz. Bu rüzgâra direnmek istemezsiniz. Çünkü merak, tam da orada başlar. Okudukça yerçekimi artar, her sayfayla birlikte biraz daha aşağı inersiniz. Bir noktadan sonra yazarın sesi geri çekilir, metnin boşluklarından başkalarının sesleri sızar. Artık yalnızca okuyan değil, dinleyen olursunuz.

Gençler Nereye: Bir Kuşağın Peşinde tam olarak böyle bir kitap. Araştırmacı gazeteci-yazar Tuğçe Tatari, kısa süre önce Literatür Yayınları’ndan çıkan bu çalışmasında gençleri anlatmıyor; onları gerçekten dinliyor ve bizim de dinlememizi sağlıyor. Aradaki fark, bugün her şeyden daha kıymetli.

Kitap bana imzalı ve şu cümle eşliğinde ulaştı: “Sevgili Menekşe, Gençleri çok konuşuyor, ama yeterince duymuyoruz.”

Daha kitabı açmadan, meselenin kalbine dokunan bir cümleydi bu. Çünkü gerçekten de öyle yapıyoruz: Gençler hakkında saatlerce konuşuyoruz ama gençlerle, onların diliyle, onların temposunda konuşmaya pek niyetimiz yok.

Bugün “gençlik” denince herkesin hazır bir yorumu var. Gençliği bir bütün sanıyorlar; farklı zorluklar karşısında aynı dayanıklılığa sahip bireyler olduklarını düşünüyorlar. “Umutsuzlar” deniyor. “Sabırsızlar” deniyor. “Ah şu kuşak çatışması” deniyor. “Biz o yaşlarda böyle vurdumduymaz mıydık” deniyor. Gençlik yerden yere vuruluyor. Üstenci bir dille kendini yüceltenler yeni nesli kötülüyor. “Ekrana gömülmüş, hayalsiz, ülkeyle bağını koparmış” bir kuşak diye tarif ediliyorlar.

Veya salt bir demografik kategori olarak görülüp, kuru istatistiklere ve lansmanları şaşalı otellerde yapılan koca koca raporlara konu ediliyorlar. Edilgenleştiriliyorlar. Sürekli yargılanıyorlar.

Konuşulan Değil, Dinlenen Bir Kuşak

Oysa ne güzel der Jean-Paul Sartre, Duvar adlı öykü kitabında: “Sizi sürükleyen dalgadır. Yaşam bu; ne yargılanabilir, ne anlaşılabilir.”

Tatari ise bu kolaycı etiketlerin hiçbirine sığınmıyor. Yargılamıyor, anlamaya çalışıyor. Onun kitabında gençler birer “sorun alanı” değil, birer hak sahibi özne. Duyguları var. Gerçek deneyimleri var. Çaresizlikleri var. Hayalleri var. Umutları var. Toplumla çatışmaları var. Beklentileri var. Yalnızlıkları var. Göçme arzuları var, kuşlar misali…

Rap müzikten arabeske, film festivallerinden müzikallere dek çok renkli bir hayat sürmek varken birçoğu açlık sınırının altında yaşıyor. Kimisi sokakta… Kimisi de karın tokluğuna razı.

Tatari, kitap için yaşları 15 ile 29 arasında değişen çocuklar ve gençlerle konuşmuş. Ve gençlerin sorunlarının sadece gitmek ile kalmak arasında bir sarkaçta hareket etmekten ibaret olmadığını biz yetişkinlere bir kez daha anımsatmış. Çünkü, genç yoksulluğu aynı zamanda; beslenememek, regl yoksulluğu,, her köşe başında açılan üniversiteler yüzünden diplomaların değersizleşmesi, nitelikli eğitime erişememek, “hami”si olmadığı için istihdam edilememek, imkân eşitsizliklerine karşı adaletsizliği yaşamak da demek.

Kimi gitmek istiyor, kimi kalmak. Gitmek isteyen gidemiyor, kalmak isteyen kalamıyor. Kimi Kilis’te gördüğü İngilizce eğitimin büyük şehirlerde görülenle aynı olmadığını anlatarak “eğitimde fırsat eşitliği yok” diyor. Çoğu da gitmeyi “süreç” olarak görüyorlar. Gidip görmeyi, kendilerini geliştirmeyi ve mutlaka geri dönüp ülkelerini güzelleştirmeyi istiyorlar.

Kimi sırça fanusta yaşıyor, okuldan şoförle alınıyor ve Bebek’te kapuçinosunu yudumlarken kafenin kapısında sekiz yaşından beri yanından ayrılmayan şoförü bekliyor. Kendisinden “marka bir evlilik” yapması umuluyor. Ama bu gencin hayat pratikleri can kulağıyla dinlendiğinde, onun aslında Türkiye’de şanslı bir aileye doğmasından dolayı içine düştüğü yüzeysel ve yerinde sayan hayattan sıkıldığını ve samimi bağlar kurmak üzere yurtdışında yaşamaya başladığını anlayabiliyoruz. Çünkü orada kimse onu, soyadı veya babasının holdingi üzerinden değerlendirmiyor ve bu sayede kendisini daha değerli hissediyor.

Kimi “Bırak abla fırsat eşitliği filan laflarını, ben sana yaşam hakkı eşitsizliğinden söz ediyorum” diyor ve o cümle okurun kalbinin orta yerine tüm ağırlığıyla yerleşiyor. “Okuyan mucizedir bu koşullarda” diye ekliyor aynı genç.

Etnik kimliğinden dolayı çocukluğundan beri dışlanmış olan bir diğeri “Türkiye bana rahat olma hakkı vermiyor, diken üzerinde yaşatıyor beni” diyor. Kimisiyse yeni bir cep telefonu alma hayalini bile kuramadığından dert yanıyor.

Aynı Kuşak, Farklı Hayatlar

Kimi “Burada kalırsam boğulurum” diyor, kimi “Gitmek de kurtuluş değil”........

© Perspektif