Kıble’nin Değişimi ve Bağımsız Kimliğin Oluşumu Üzerine Teolojik Düşünceler

TOPLUM

“Kıblenin/yönün değişmesi kimliğin dönüşümünü değil, özgün köklere dönüşü anlatır. Kudüs, vahiy geleneğindeki ortak hafızaya, Kâbe ise yeniden vurgulanan ilahî mesaja gönderme yapar. Böylece Kudüs “kayıp şehir” olmaktan çıkar, Kâbe ile kurulan kardeşlik bağı sayesinde tevhidin ve nübüvvetin asil bir referansı haline gelir. Kudüs, aşınan itibarını ve yitirilen anlamını Kâbe ile kazanır.

MEHMET EVKURAN 15 Ocak 2026

İnsanlık tarihinde toplumları derinden etkilemiş olan dinleri ve inançları tanımak, dinlerin insanlara kazandırdığı ya da kaybettirdiği değerlerin neler olduğu konusunda güçlü bir farkındalık sağlar. İslam’ın insanlığa kazandırdığı şey sadece bir inanç değil temel konuları içeren kapsamlı bakış açısıdır. Bunu derinlikli şekilde kavramak için dinler tarihi alanında karşılaştırmalı bir birikim gerekiyor. Aslında Kur’an metninde inançlara ve kurumsal dinlere yapılan atıf ve eleştiriler, bu bakış açısına yeterince işaret etmektedir. Ancak Müslümanların kendi dinlerinin sahihliğine olan inançları bu bakış açısının geliştirilmesi arzusunun sınırlı kalmasına neden olmuştur. Yine de kelâm geleneğinin önemli bir parçasını oluşturan ‘reddiyeler’, bu bakış açısının eleştirel bir yönde ilerlemesine dair önemli örnekler ortaya koymuştur.

Kur’an’da İsrailoğulları peygamberlerine çokça yer verilmesinin, siyasal Yahudiliğin radikal formu olan siyonizmin özünü kuran “seçilmişlik” inancının tasfiye edilmesine dönük kritik bir yönü vardır. Peygamberlik anlatılarını kendi kimliğinin imtiyazı ve üstünlüğü için kullanan Yahudilik, kendilerine bu kadar çok sayıda ve peşi sıra peygamberlerin gönderilmesinin beşerî yönünü örterek, bunu bir seçilmişlik kanıtı olarak kullanmıştır. Oysa unutturulan bir bakış açısıyla “çok peygamberlilik” durumu, verilmek istenen dersin bir türlü alınmadığı, peygamberî mesaj ve mirasın çarpıtılmaya çalışıldığı şeklinde de okunması daha da mümkün ve hatta doğru olduğu söylenebilir. Nitekim Kur’an sürekli olarak Benî İsrail’e Tanrı’nın nimetlerini hatırlatmakta ve nimete saygı göstermeleri beklenmektedir.

İslam inancının ikinci temel ilkesi olan peygamberlere iman ilkesi, tevhidin hemen ardından gelir ve onun bir devamı ve uzantısı sayılır. Peygamberlik ile Tanrı inancı arasındaki güçlü teolojik bağlantıdan dolayı, dinî sahihlik bu iki ilkenin de korunmasını gerektirmektedir. Çünkü peygamberlik tasavvurunda gerçekleşen bir sapmanın Tanrı inancına yansıması kaçınılmazdır. Bu nedenle Kur’an’da ortaya konulan peygamberlik inancı, kökleşmiş çarpık inanç ve tasavvurların düzeltilmesi anlamını taşımaktadır. İsrailoğullarına gönderilen peygamberlerin çokça anılması, tashih edilmesi gerekenlerin köklü ve yaygın olmasıyla ilgili olsa gerektir. İslam, İsrailoğulları peygamberlerinin birer Tanrı elçisi olduğunu ilan ederek, onları teo-semantik esaretten özgürleştirmiştir. Siyonist teoloji tarafından rehin alınan peygamberler, evrensel ve kuşatıcı bir okumayla özüne kavuşturulmuştur. Bu bağlamda anti-siyonizm İslam’ın doğasından ve özünden gelmektedir. “Peygamberlere iman” argümanın gerçek anlamına kavuştuğu bağlam, tahriften özgürleştirme bağlamıdır ve İslam bunu başarmıştır. Belirli bir kavmin koruyucusu ve öfke dolu intikamcı Tanrısının yerine insanların ilahı, bir ırkın politik arzularına hizmet eden ulusal lider ve kâhin yerine insanlığa mesaj ileten Tanrı elçisi fikrini yerleştirmek, dinler tarihinde eşsiz bir öze-dönüşü temsil eder. Irksal seçilmişlik yerine her bir insana yönelik manevî arınma fikrini savunan İslam’ın, başka hiçbir şey yapmasa bile siyonizmin hedefinde olmasının gerçek nedeni budur.

Tarih boyunca Kudüs, Müslümanlar için hem ilk kıble hem de vahyin kutsadığı bir yöneliş mekânı olmuştur. Kıblenin Mescid-i Haram’a çevrilmesi, sadece ibadet yönünün değil, aynı zamanda İslam ümmetinin bağımsız kimliğinin inşasında dönüm noktası niteliğindedir. Modern dönemde Müslüman kimliğinin yaşadığı içerik, yön ve motivasyon krizinin aşılmasında bu bakımdan “kıble” kavramını yeniden düşünmek ve bu anlamın derinliğini ve gücünü yeniden keşfetmek zorunludur. Kimlik krizine karşı “kıble bilinci” kavramsallaştırması, köklere yönelmenin yanında bugünü hissetmenin ve gelecekte var olmanın koşullarını da ortaya koymaktadır.

“Kıble” kavramı, Arapçada “yönelinen yön”, “yer” ve “mekân” anlamına gelir. Ancak bu kelime, sadece fizikî bir yönü değil, insanın niyetinin, yönelişinin ve kimliğinin merkezini ifade eder. Kıbleye dönmek, bir yönü seçmek değil, bir anlamı ve mesajı benimsemektir. Bu bağlamda namaz, Müslüman bireyin hem bedensel hem de zihinsel ve ruhsal yönelişini simgeler. Bu yöneliş, insanın varoluşunda “yön”ün ne kadar belirleyici olduğunu gösterir. Kıble, bu anlamda insanın ontolojik merkez arayışının sembolüdür.

Kıble değişikliği hadisesi, Müslüman toplumun bağımsız kimliğe geçişinin sembolik ifadesidir. Artık Müslümanlar ne Yahudi ne Hıristiyan geleneğinin takipçileridir, kendi kıblelerine sahip bağımsız bir topluluktur. Kıble, kimliğin coğrafî değil, teolojik bir koordinatı haline gelmiştir. Bu bağlamda yönsüzlük, kimliksizlikle eş anlamlıdır. Kıble bilincini kaybeden toplum hem fizikî hem de manevî olarak yönünü şaşırır. Kur’an’daki “Her birinin yöneldiği bir yön vardır.” (Bakara 2/148) ifadesi, kimliğin yönle özdeşliğini vurgular.

Kıble’nin değiştirilmesi olayı hicretin birinci yılında gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber ve iman edenler, Hicret’ten önce Mekke’deyken Kâbe’yi karşılarına alarak Beyt-i Makdis’e yani Kudüs’e........

© Perspektif