Silahın Ötesi: TBMM Raporunun Eksik Bıraktıkları |
Silahın Ötesi: TBMM Raporunun Eksik Bıraktıkları
Silahın Ötesi: TBMM Raporunun Eksik Bıraktıkları
Komisyon raporu, “PKK terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bırakması ve tasfiyesine” yönelik öneriler getirmekte; “Kürt Sorunu”nu doğuran kök nedenlere ilişkin herhangi bir öneri sunmamaktadır. Raporda AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyumun önemi vurgulanmakta ve mevcut mekanizmaların güçlendirilmesi önerilmektedir. Bununla birlikte Türkiye’de yaşayan Kürtler tarafından sıklıkla dile getirilen ana dili hakkı, vatandaşlık tanımı ve mevzuattaki etnik vurgunun ayıklanması gibi başlıklar çözülmemiş alanlar olarak öne çıkmaktadır.
Geçtiğimiz Ocak ayında “Süreç”te Siyasi Parti Raporları: Yaklaşımlar, Ayrışmalar ve Ortak Zeminler” başlığıyla burada yayınlanan yazımla, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonuna siyasi partiler tarafından sunulan raporların bir değerlendirmesini yapmıştım. Ardından Ankara Sosyal Bilimler Vakfı’nın (ASBV) Şubat ayında çevrimiçi olarak “TBMM’de Terörsüz Türkiye İçin Kurulan Komisyona Siyasi Partilerin Sundukları Raporların Mukayeseli Değerlendirmesi” başlığı ile gerçekleştirilen Sosyal Bilim Söyleşileri programında da konuyu katılımcılara sunmuştum. Bu programın soru-cevap bölümünde bir katılımcının “Bu sorunun çözümleneceğini söylüyorsunuz. Bu sorun AK Parti döneminde aslında büyük oranda çözüldü. Hâlâ kalan çözülmemiş yanı ne? Ne yapılırsa tam olarak sizce bu sorun çözümlenmiş olur?” şeklindeki bir soru üzerine vermiş olduğum cevaplarım üzerinden bir yazı yazmayı planlamıştım.
Ne var ki, yazmaya başladıktan kısa bir süre sonra Komisyon üyelerinden artık sona gelindiği, büyük oranda uzlaşı sağlandığı, nihayet raporun tamamlandığı haberleri gelmeye başlayınca yazıya ara verip raporun sonucunu beklemeye başladım. Nihayet 18 Şubat 2026 tarihinde 21. toplantısını yapmak üzere bir araya gelen Komisyon, raporu görüşerek 47 kabul, 2 ret ve 1 çekimser oyla kabul etti. Ancak Rapor bir süre TBMM web sitesindeki Komisyona ait kısımda yayınlanmadı. Nihayet 20 Şubat 2026 tarihinde TBMM X hesabından paylaşılan bir mesajla raporun TBMM internet sitesinde yayınlandığı, ulaşılabilecek bağlantı da verilerek duyuruldu.
Esasen 18 Şubat ile 20 Şubat 2026 tarihleri arasında hemen tüm basın yayın organlarında ve sosyal medya mecralarında Raporu değerlendiren çok sayıda yazılar yazıldı.
Öncelikle bazı şekli hususlara ilişkin bilgileri verdikten sonra Raporun değerlendirmesini yapacağım. Daha sonra da yukarıda sözünü ettiğim programda sorulan soruya verdiğim cevap kapsamında “Ne yapılırsa tam olarak bu sorun çözümlenmiş olur”un cevabını vermeye çalışacağım.
Bilindiği gibi Komisyon TBMM Başkanı Başkanlığında 51 üyeden oluşmaktadır. TBMM’de temsil edilen 14 siyasi partiden 10’u Komisyonda temsil edilmiş; İYİ Parti başından itibaren Komisyona katılmamış, Demokrat Parti önce temsilci vermiş sonra çekilmiş, Gelecek Partisi, DEVA Partisi ve Saadet Partisi Yeni Yol grubuyla, Demokratik Bölgeler Partisi ise DEM Parti ile temsil edilmiştir.
Rapora Türkiye İşçi Partisi ve Emek Partisi ret oyu vermiş, Cumhuriyet Halk Partisi temsilcisi olarak Komisyonda yer alan Diyarbakır Barosu eski başkanlarından fail-i meçhul olarak katledilen Tahir Elçi’nin eşi Türkan Elçi ise raporda fail-i meçhule ilişkin herhangi bir öneri bulunmaması nedeniyle oy vermemiştir. Dolayısıyla rapor, TBMM’de temsil edilen 14 siyasi partiden 8’i tarafından kabul edilmiştir.
Raporun tamamı 107 sayfadan oluşmaktadır. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un 8 sayfalık “Takdim” yazısından sonra 7 ana başlık, “Sonuç” ve “Değerlendirme” başlığı ve eklerden oluşmaktadır.
Rapor her ne kadar 107 sayfadan oluşuyorsa da değerlendirilmesi gereken kısmı “6- Sürece İlişkin Yasal Düzenleme Önerileri” (s. 37 – 40) ve “7- Demokratikleşme İle İlgili Öneriler” (s. 41- 45) başlıkları altındaki 9 sayfadan oluşan kısımdır. Bu başlıklara gelinceye kadarki kısımlar, Komisyon ve sürece ilişkin gerçekleşmiş durumları vermekte; 51. sayfadan itibaren sonuna kadar ise eklerden oluşmaktadır.
Raporun Çerçevesi: Kürt Sorunu mu, PKK’nın Tasfiyesi mi?
Öncelikle sonda söylenecek sözü başta söyleyeyim, bu rapor “Kürt Sorunu” için öneriler getiren bir rapor olmayıp “PKK terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bırakması ve tasfiyesine” yönelik öneriler getiren bir rapordur.
“1- Komisyon Çalışmaları” başlığı altında raporda ayrıntılı bir şekilde “Komisyon Kuruluşuna Giden Süreç”, “Komisyonun Kurulması, Yapısı ve Çalışma Prensipleri”, “Komisyonun Teşekkülünde Esas Alınan İlkeler”, “Komisyon Çalışmalarının Demokratik Olgunluğu” ve “Komisyonun Toplumsallaşmasının Önemi ve Önceliği” alt başlıklarında Komisyonla ilgili ayrıntılı bilgiler verilmiştir.
“2- Komisyonun Temel Hedefleri” başlığı altında raporda ayrıntılı bir şekilde “Terörsüz Türkiye Hedefi”, “Demokrasinin Güçlendirilmesi Hedefi” ve “Kalkınma ve Ekonomik Refah Artışı Hedefi” alt başlıklarında Komisyonun “terörün Türkiye’nin gündeminden bütünüyle çıkarılması, toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi, millî birlik ve kardeşliğin pekiştirilmesi ile özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti alanlarında ilerleme sağlanması hedefleri etrafında teşekkül” ettirildiği; Komisyonun “fesih ve örgütün silah bırakması yönünde oluşan kararın olgunlaşmasıyla birlikte, idari ve hukuki düzenlemelerin nasıl bir çerçeveye oturtulması gerektiği konusunu gündemine” aldığı; “Silahlı terör örgütünün varlığının sona erdirilmesinin güvenilir biçimde tespiti ile birlikte eş zamanlı olarak kamu düzeninin korunması, hak ve hürriyetlerin genişletilmesi, toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi ve adalet duygusunun tahkimi gibi başlıca konular(ın) öncelikle ele” alınacağı; “Uzun yıllar boyunca süren bu büyük problem(in), siyaseti ve devleti güvenlikçi reflekslerle hareket etmeye mecbur” bıraktığı; “ihtiyatlı bir çerçevede dahi sürecin ülkemize yıllık ortalama en az 140 milyar dolar, en çok 240 milyar dolar düzeyinde bir ekonomik değer kaybına sebep” olduğu ifade edilmiştir.
“3- Türk-Kürt Kardeşliğinin Tarihî Kökleri ve Kardeşlik Hukuku” başlığı altında Türkler ile Kürtlerin uzun yıllara dayalı birlikteliğinden; Selçuklulardan Osmanlıya, Osmanlıdan Milli Mücadele yıllarına ortak tarihinden bahsedilmekte ve bu ortak geçmişin ortak geleceğimizin pusulası olduğu belirtilmektedir. Ayrıca “Sadece ülkemizdeki Kürt vatandaşlarımızın değil, sınırlarımız dışında yaşayan Kürtlerin gönül bağının da Türkiye’ye doğru olduğu” da ifade edilmektedir.
“4- Komisyonda Dinlenen Kişilerin Mutabakat Alanları” başlığı altında silahların bırakılmasıyla kalıcı huzurun tesisi konusunda toplumun farklı kesimlerini buluşturan güçlü bir ortak zeminin varlığından, bu ortak zeminin ise farklı kesimlerin bir arada yaşama iradesi altında kardeşlik hukuku olduğu ifade edilmektedir. Dile getirilen görüşlerde öne çıkan bir diğer hususun, sürecin sadece güvenlik ve örgütün tasfiyesi ekseninde ele alınmaması gerektiğini vurgulayan bütüncül yaklaşım olduğu; demokratikleşme, eşit yurttaşlık, hak ve özgürlüklerin güvenceye alınması ile ekonomik kalkınma boyutlarının birlikte düşünülmesinin beklendiği tespiti yapılmaktadır. Sıklıkla işaret edilen bir diğer konunun ise hukuki düzenleme ihtiyacı, silah bırakma ve devamındaki sürecin yönetimi yanında hukuk devleti ve demokratikleşme başlıklarındaki talepler olduğu da belirtilmektedir.
“5- PKK’nın Kendisini Feshetmesi ve Silah Bırakması” başlığı altında fesih ve silah bırakmanın istihbarat-güvenlik birimlerince, sınırlarımız dışındaki durumlar dâhil tespitinin, tespit sonrası döneme ilişkin idari ve hukuki düzenlemeler ve düzenlemelerin doğurabileceği boşlukları kapatacak bir çerçeve oluşturacağı ifade edilmektedir.
Raporun buraya kadar olan kısımları daha çok durum tespitine yönelik bilgiler içermektedir. Rapor esas olarak bundan sonra “Sürece İlişkin Yasal Düzenleme Önerileri” ve “Demokratikleşme İle İlgili Öneriler” başlıkları altındaki kısımlardan oluşmaktadır ve esas olarak değerlendirilmesi gereken hususlar da bu başlıklar altındaki önerilerdir.
Raporun “Sürece İlişkin Yasal Düzenleme Önerileri” başlığı altında “Kritik Eşik: Örgütün Silah Bırakması”, “Toplumsal Bütünleşmeyi Güçlendirecek Yasal Düzenlemeler”, “Örgüt Mensuplarının Durumu”, “Toplumsal Bütünleşme”, “İzleme ve Raporlama Mekanizması” ve “Süreçte Görev Alanlara Yasal Güvence Sağlanması” alt başlıklarında öneriler getirilmektedir.
Bu ve “Demokratikleşme İle İlgili Öneriler” başlıkları altındaki önerilerin hayata geçirilebilmesinin ön şartı olarak “PKK terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bırak(ması) ve kendisini tasfiye et(mesi)” gerektiği ifade edilmektedir.
Raporun “Sürece İlişkin Yasal Düzenleme Önerileri” başlığı altında öncelikle “Komisyon raporu(nun) yasa yapım süreçlerine rehberlik edecek temel ilkeleri ortaya” koyduğu; “Komisyonun bir diğer önemli görevi(nin), örgütün silah bırakma süreciyle birlikte ortaya çıkacak durumu yönetecek yasal çerçeveyi belirlemek” olduğu belirtildikten sonra Raporda yer alan öneriler konusunda uzlaşıldığı ifade edilmektedir.
Raporda “Kritik Eşik: Örgütün Silah Bırakması” başlığı altında en önemli konunun “Süreçte en kritik eşik, PKK terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bıraktığının ve kendisini tasfiye ettiğinin devletin güvenlik birimlerince tespit ve teyit edilmesi” olduğu vurgulanmakta ve “Tespit ve teyit sürecinin sağlıklı bir şekilde tamamlanması yalnızca silahlı örgüt tehdidinin sona erdiğinin ilanı ile sınırlı kalmayacak, aynı zamanda oluşan yeni durumun gerektirdiği hukuk ve politika çerçevesinin hayata geçirilmesi için bir başlangıç noktasını teşkil” edeceği belirtilmektedir. Diğer bir ifade ile yapılacak her türlü düzenlemelerin yapılmaya başlamasının başlangıç noktası, ön şartı “PKK terör örgütünün” “tüm unsurlarıyla” silah bıraktığının ve kendisini tasfiye ettiğinin devletin güvenlik birimlerince tespit ve teyit edilmesi olarak belirtilmektedir. Dolayısıyla bu ifadelerden şu aşamada bazı düzenlemeler yapılsa dahi bunların ancak bu tespit ve teyitten sonra yürürlüğe konulacağı anlamı çıkmaktadır.
Raporda toplumsal bütünleşmeyi güçlendirmek amacıyla “müstakil ve geçici mahiyette” bir yasal düzenlemeye ihtiyaç olduğu vurgulanmaktadır. “Toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesini temin etmek üzere, silah bırakmayla birlikte süreci ve sonrasını yönetecek, amaca özgülenmiş, müstakil ve geçici mahiyette bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulmaktadır.” Komisyon bu “müstakil yasanın, sürecin sonuçlarını tümüyle ortadan kaldıracak ve demokratik siyaset zeminini güçlendirecek ölçüde kapsayıcı olması(nı) tavsiye” etmektedir. Çıkarılacak müstakil ve geçici mahiyetteki kanunun “silahı ve şiddeti reddeden bireylerin topluma yeniden kazandırılmasını, silah ve şiddete kalıcı olarak son verilmesini ve meselenin bütünüyle hukuki ve siyasi zemine çekilmesini” amaçlaması gerektiği belirtilmektedir. Komisyona göre bu kanun sadece silah bırakan örgüt mensuplarının silah bırakma sonrasındaki hukuki durumlarını tespit ve tayin etmemeli, “aynı zamanda ilgili kişilerin adil, güvenli ve sağlıklı bir şekilde toplumla bütünleşmesini de hedeflemelidir.” Ayrıca bu müstakil ve geçici mahiyetteki kanun “kamu vicdanını ve toplumsal hassasiyetleri gözetmeli, kapsamı yorum yoluyla genişletilmeye müsait olmayacak şekilde net, bütüncül ve anlaşılır olmalıdır.”
Örgüt mensuplarının durumuna ilişkin olarak ise Komisyon “müstakil ve geçici kanun ile birlikte ayrıca ceza ve infaz hukukunda yer alan hükümlerden istifade edilerek hazırlanacak bir düzenleme ile bahse konu kişiler hakkında tasarrufta bulunulabileceği(ni) ve ilgili kişiler hakkında mutlaka adli bir işlem yapılması gerektiği(ni)” önermektedir. Diğer bir deyişle Komisyona göre “Yasal düzenlemeler, toplumda cezasızlık ve af algısı oluşturmamalıdır.”
Komisyona göre toplumsal bütünleşme bakımından “süreçte örgüt mensuplarının silahları bırakarak toplumsal düzene adapte olabilecek dönüşümü gerçekleştirmeleri hedeflenmelidir. Bu nedenle süreç, kişilerin toplumsal hayat içerisinde yaşamını idame ettirebilmesine yönelik tedbirleri içeren, kamu düzenine uyumuna ve toplumla bütünleşmesine yardımcı olacak hazırlık çalışmalarını kapsamalıdır.”
Komisyon “Kanunla, örgüt mensuplarının tabi olduğu sürecin izlenmesini ve raporlanmasını temin edecek, Yürütme içerisinde bir mekanizmanın oluşturulması” gerektiğini; ayrıca “Yürütme tarafından bu konuda hazırlanacak raporların TBMM’ye sunulması(nı) gerekli” görmektedir.
Komisyon “süreçte görev alanlar, Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun toplantılarına iştirak edip görüş, öneri ve değerlendirmelerde bulunanlar ile Komisyon çalışmalarında yer alanlar ve görevlilerin faaliyetlerinin yasal güvenceye kavuşturulması(nı)” da önermektedir.
“Sürece İlişkin Yasal Düzenleme Önerileri” başlığı altında önerilen hususları topluca değerlendirecek olursak: Komisyon, Komisyona raporlarını sunan MHP dışındaki tüm siyasi partilerin “Kürt Sorunu” olarak kabul ettiği sorunu sadece “PKK terör örgütünün tüm unsurlarıyla silah bırakması ve kendisini tasfiye etmesi” olarak değerlendirmekte ve bu kapsamda PKK terör örgütü mensuplarının silah bırakmasına dayalı olarak yapılması gerekenlere (statülerine) yoğunlaşmaktadır. Diğer bir deyişle “Kürt Sorununu” doğuran kök nedenler ve bu nedenlerin ortadan kaldırılmasına yönelik herhangi bir öneri getirilmemektedir.
Diğer taraftan “müstakil ve geçici mahiyette” kanun önerisi akla hâlen yürürlükte bulunan iki kanunu getirmektedir: Kamuoyunda o dönemde “Eve Dönüş Yasası” olarak isimlendirilen 29/7/2003 tarihli ve 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanunu¹ ile 10/7/2014 tarihli ve 6551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun. Topluma Kazandırma Kanununun amacı “siyasî ve ideolojik amaçla suç işlemek için kurulmuş terör örgütleri mensuplarının topluma yeniden kazandırılması, toplumsal huzur ve dayanışmanın güçlendirilerek devam ettirilmesi” (m. 1) şeklinde; Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunun amacı ise “terörün sona erdirilmesi ve toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi için yürütülen çözüm sürecine ilişkin usul ve esasları düzenlemektir.” (m. 1) şeklinde belirlenmiştir. Özellikle 4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanununun 4 üncü maddesi ile terör örgütü mensubu olup da altı aylık bir süre içinde teslim olanlar bakımından terör suçlarına karışıp karışmamalarına göre indirimli cezalar öngörülmekte idi.
Süreçte görev alanların ve Komisyona görüş, öneri ve değerlendirmelerde bulunanlar ile Komisyon çalışmalarında yer alanların ve görevlilerin faaliyetlerinin yasal güvenceye kavuşturulmasına ilişkin öneri ise yukarıda bahsedilen 6551 sayılı Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanunun hâlen yürürlükte bulunan 4 üncü maddesinin ikinci fıkrasını akla getirmektedir. Bu fıkraya göre “Kanunun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentleri kapsamındaki görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluğu doğmaz.” Bu hükme rağmen çözüm sürecinde yer alanlardan bazıları soruşturmaya, kovuşturmaya ve mahkûmiyete konu edilmişlerdir.
AYM ve AİHM Kararları: Bağlayıcılık ile Uygulama Arasındaki Çelişki
Raporun yedinci kısmı “demokratikleşme ile ilgili önerilere” ayrılmıştır. Bu başlık altında ilk olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) Kararları alt başlığında “Anayasa’mıza göre Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağladığı konusunda herhangi bir tereddüt” bulunmadığı; Türkiye’nin zorunlu yargı yetkisini kabul etmiş olduğu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararlarını icra etme oranının yüksekliğinden söz edilerek (% 90) “Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk devleti olma niteliğini perçinleme hususunda AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyulmasının önemi” vurgulanmakta ve “AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyumu temin edecek mevcut mekanizmalar(ın)” güçlendirilmesi; “ayrıca etkili yeni mekanizmalar oluşturulma(sı)” önerilmektedir. “Kararlara uyumun sağlanması çerçevesinde, idarenin işlemlerinden ve yargının işleyişinden kaynaklanan engellerin kaldırılması” da ayrıca önerilmektedir.
Yargılama ve infaza ilişkin olarak “İnfaz mevzuatının AİHM ve AYM içtihatları ile tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler bağlamında gözden geçirilerek infaz adaletini esas alan bir temelde yeniden ele alınması” önerilmekte; “Özellikle mahkûmların infaz süreçlerinin, koşullu salıverilme şartları ile infaz süreleri de dâhil olmak üzere ceza hukukunun evrensel ilkeleri kapsamında daha adil, daha eşitlikçi ve daha bütüncül bir yaklaşımla ele alınması(nın)” düşünülmesi gerektiği belirtilmekte; “Hukukun evrensel ilkeleri çerçevesinde ve AİHM ile AYM’nin yerleşik içtihatları doğrultusunda, tutuksuz yargılamanın tüm yargısal süreçlerde esas alınmasına özen gösterilme(si)” ve “Kanundaki tutuklama şartlarına bağlı kalınarak, tutuklamanın istisna olduğu ilkesine uygun biçimde mevzuat(ın)” gözden geçirilmesi önerilmektedir.
Hak ve özgürlüklerin genişletilmesi ile ilgili düzenlemeler başlığı altına ise “Doğuştan gelen, dokunulamaz ve devredilemez nitelikteki, insan onurunun vazgeçilmez bir parçası olan temel hak ve özgürlüklerin tam ve eksiksiz kullanılmasının önündeki engellerin kaldırılması hedefiyle mevzuat(ın)” gözden geçirilmesi; “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun hak ve özgürlükleri genişletecek ve hakkın özünü muhafaza edecek şekilde yeniden düzenlenmesi”; “Şiddet içermeyen hiçbir fiil(in) terör suçu olarak nitelendirilmeme(si) ve ifade özgürlüğü kapsamında olması gereken eylemler(in) terör suçu sayılmama(sı)”; “Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve ilgili mevzuatın kanuni belirlilik ilkesi çerçevesinde ifade özgürlüğünü güçlendirecek şekilde yeniden düzenlenmesi”; “hukuki sınırlar içinde kalan her türlü eleştiri, itiraz ve talebin demokratik yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak korunduğunu gözetmek ve temin etmek maksadıyla; basın ve yayınla ilgili kanunlar(ın) gözden geçirilme(si)”; “Haberleşme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Bu hükme bağlı olarak uygulamada basın özgürlüğünü sınırlayıcı sonuçlar doğuran yasalar(ın) hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri çerçevesinde yeniden ele alınma(sı)”; “Şeffaflık, demokratik katılım, parti içi demokrasi, çoğulculuk ve temsilde adalet ilkeleri doğrultusunda; Anayasa’nın 79’uncu maddesi çerçevesinde genel yargısal süreçler ile seçim yargısının belirlilik ve kanunilik ilkelerine uygun şekilde düzenlenmesi amacıyla yeni bir Siyasi Partiler Kanunu ile yeni seçim kanunlarının siyasi partilerin uzlaşısı ile hazırlanması” ve “Siyasi Etik Kanunu’nun hazırlanması” önerilmektedir.
Son olarak yerel yönetimler bakımından “Demokratik siyaset zeminini güçlendirmek amacıyla idari sistemin “daha demokratik ve hukuki standardı daha yüksek” bir şekilde organize edilmesi(nin)” mümkün olduğu belirtilerek “Anayasa’dan kaynaklanan idari vesayet yetkisinin demokratik toplum gereklerine uygun olarak kullanılması; başkanın kanunda yer alan sebeplerle görevden el çektirilmesi durumunda sadece belediye meclisi tarafından seçim yapılması hususunda mevzuatın düzenlenmesi” önerilmektedir.
Demokratikleşme ile ilgili öneriler başlığı altında önerilen hususları topluca değerlendirecek olursak: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının eksiksiz uyulmasının öneminin vurgulanması ve AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyumu temin edecek mevcut mekanizmaların güçlendirilmesi ve ayrıca etkili yeni mekanizmalar oluşturulması önerileri sadece bu süreç bakımından değil Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hukukun üstünlüğünü kabul eden demokratik bir hukuk devleti olması bakımından olmazsa olmaz durumdur. Ancak hemen ilk akla gelen şu olmaktadır: Doğrudan Anayasada yer alan hükümler gereği hem Anayasa Mahkemesi kararları (Any. m. 153/son) hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları (Any. m. 90 ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi m. 46) zaten bağlayıcı olduğuna göre ve doğrudan Anayasa hükmü gereği tartışmasız ve yoruma gidilmeksizin uygulanması gereken AYM ve AİHM kararları neden uygulanmamaktadır? AİHM kararlarının Türkiye tarafından yerine getirilmesi oranının Raporda da belirtildiği gibi ortalama olan % 80’nin üzerinde % 90’lar düzeyinde olması öncü kararlar olarak değerlendirilen kararlar bakımından bir anlam ifade etmemektedir. Çünkü Türkiye’nin öncü kararları yerine getirme oranı % 68’ler düzeyindedir.
Bu kapsamda mesela Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Ş. Can Atalay ve Tayfun Kahraman gibi kişiler gerek AYM tarafından gerekse AİHM tarafından verilen öncü kararlara rağmen hâlen cezaevlerinde tutulmaya devam ediliyorlar.
Mesela AYM’nin, Atalay hakkında vermiş olduğu ihlal kararının Anayasanın 153 üncü maddesinin son fıkrası olan “Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.” hükmünü kabul ederek Anayasa hükmü hâline getiren ve “Anayasa’mıza göre Anayasa Mahkemesi kararlarının yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağladığı konusunda herhangi bir tereddüt” bulunmadığını Raporda ifade eden TBMM’nin Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş tarafından neden uygulanmadığı, bunun yerine bu kararı tanımadığını ve bu karar altında imzaları bulunun AYM üyeleri hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunan Yargıtay 3. Ceza Dairesi kararının TBMM’de bir başkanvekili tarafından okutularak milletvekilliğinin neden düşürüldüğü sorusu, Komisyon Raporunu 8 sayfalık bir takdimle sunan TBMM Başkanı bakımından haklı bir soru hâline gelmektedir.
AYM kararını (Enis Berberoğlu Kararı) tanımadığını söyleyen İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanının önce Adalet Bakan Yardımcısı, ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı ve nihayet hem Adalet Bakanı hem de HSK Başkanı yapılarak ödüllendirilmesi AYM ve AİHM kararlarına tam uyumun sağlanması önerisiyle ne kadar bağdaşmaktadır?
Benzer şekilde AYM kararını (Atalay Kararı) tanımayan ve bu karar altında imzası bulunan AYM üyeleri hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunan Yargıtay 3. Ceza Dairesi Başkanının ödüllendirilerek Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı olarak atanması yine AYM ve AİHM kararlarına tam uyumun sağlanması önerisiyle ne kadar bağdaşmaktadır?
Komisyonun AYM ve AİHM kararlarına eksiksiz uyumu temin edecek mevcut mekanizmaların güçlendirilmesi, ayrıca etkili yeni mekanizmalar oluşturulması önerisi kapsamında mesela bu kararlara uymayan her derecedeki hâkimlere bir disiplin sürecinden sonra meslekten ihraç cezası getirilmesi mi gerekecektir?
Komisyonun infaz mevzuatının AİHM ve AYM içtihatları ile tarafı olduğumuz uluslararası sözleşmeler bağlamında gözden geçirilerek infaz adaletini esas alan bir temelde yeniden ele alınması önerisi yerinde bir öneridir. Ancak unutulmamalıdır ki ilk olarak AK Parti’nin 1. iktidar döneminde 13/12/2004 tarihinde 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun adı altında komple yeni bir kanun olarak ve reform gerçekleştirildiği söylemleri ile yürürlüğe konulmuş, ancak aradan geçen 22 yıl içinde bu Kanunda 44 kez değişiklik yapılarak tanınmaz hâle getirilmiştir.
“Hukukun evrensel ilkeleri çerçevesinde ve AİHM ile AYM’nin yerleşik içtihatları doğrultusunda, tutuksuz yargılamanın tüm yargısal süreçlerde esas alınmasına özen gösterilme(si)” ve “Kanundaki tutuklama şartlarına bağlı kalınarak, tutuklamanın istisna olduğu ilkesine uygun biçimde mevzuat(ın)” gözden geçirilmesi önerisi hemen her soruşturmada tutuklama kararının çok sık şekilde verildiği son yıllardaki uygulamalar nedeniyle yerinde bir öneri. Ancak tutuklamanın şartlarının düzenlendiği Ceza Muhakemesi Kanununa göre (m. 100) ancak kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin ve şüpheli veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandıran somut olgular varsa, şüpheli veya sanığın davranışlarının delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme ve tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı yapılması girişiminde bulunma hususlarında kuvvetli şüphe oluşturuyorsa tutuklama kararı verileceği; işin önemi, verilmesi beklenen ceza veya güvenlik tedbiri ile ölçülü olmaması halinde ise tutuklama kararı verilemeyeceği hükmüne rağmen mesela hakaret suçlarında dahi tutuklama kararı verilmesini mevzuat eksikliği ile mi izah edeceğiz.
“Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun hak ve özgürlükleri genişletecek ve hakkın özünü muhafaza edecek şekilde yeniden düzenlenmesi” önerisine karşılık mevcut düzenlemelere göre izin alınmasına gerek olmaksızın yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin polis gücüyle ve şiddet kullanılarak engellenmesini nasıl bağdaştıracağız?
“Şiddet içermeyen hiçbir fiil(in) terör suçu olarak nitelendirilmeme(si) ve ifade özgürlüğü kapsamında olması gereken eylemler(in) terör suçu sayılmama(sı)”, “Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve ilgili mevzuatın kanuni belirlilik ilkesi çerçevesinde ifade özgürlüğünü güçlendirecek şekilde yeniden düzenlenmesi” ve “Haberleşme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Bu hükme bağlı olarak uygulamada basın özgürlüğünü sınırlayıcı sonuçlar doğuran yasalar(ın) hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri çerçevesinde yeniden ele alınma(sı)” önerilerine karşın hemen her gün ifade ve basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilecek açıklamalardan ve haberlerden sonra kişiler hakkında gözaltı ve tutuklama işlemlerinin yapılmasını nasıl bağdaştıracağız?
Komisyonun önerisi doğrultusunda Siyasi Etik Kanunu hazırlandığında “illerde ve ilçelerde siyasi partiler nasıl yönetici bulacaklardır”?
“Anayasa’dan kaynaklanan idari vesayet yetkisinin demokratik toplum gereklerine uygun olarak kullanılması; başkanın kanunda yer alan sebeplerle görevden el çektirilmesi durumunda sadece belediye meclisi tarafından seçim yapılması hususunda mevzuatın düzenlenmesi” önerisi karşısında “Darbe Anayasası” olan yürürlükteki Anayasanın 127 nci maddesinin dördüncü fıkrasındaki “görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahalli idare organları veya bu organların üyelerini, İçişleri Bakanı, geçici bir tedbir olarak, kesin hükme kadar uzaklaştırabilir” hükmü doğrultusunda Kamu Yönetimi Reformu kapsamında komple yenilenen 3/07/2005 tarihli ve 5393 sayılı Belediye Kanunun konuyu düzenleyen 45 inci maddesinde belediye meclisi tarafından seçim yapılacağına ilişkin düzenleme yapılmışken bu maddeye önce 15/08/2016 tarihli ve 674 sayılı olağanüstü hâl KHK’sı ile, akabinde bu KHK’nın aynen kabul edildiği 10/11/2016 tarihli ve 6758 sayılı Kanunla Anayasa aykırı bir şekilde “Ancak, belediye başkanı veya başkan vekili ya da meclis üyesinin terör veya terör örgütlerine yardım ve yataklık suçları sebebiyle görevden uzaklaştırılması veya tutuklanması ya da kamu hizmetinden yasaklanması veya başkanlık sıfatı veya meclis üyeliğinin sona ermesi hallerinde 46 ncı maddedeki makamlarca belediye başkanı veya başkan vekili ya da meclis üyesi görevlendirilir.” hükmünün eklenmesini² nasıl bağdaştıracağız?
Raporun 51 inci sayfasından sonuna kadar olan kısım ise (s. 107) Eklerden oluşmaktadır. İlk ek olarak Komisyon üye listesi verilmiş (Ek-1); bundan sonra sırasıyla Komisyonun Çalışma Usul ve Esasları (Ek-2), siyasi partiler tarafından Komisyona sunulan raporların linki (Ek-3), Komisyon toplantılarının kısa bir özeti (Ek-4), Komisyonu toplantılarında dinlenen kurum, kuruluş temsilcileri ve kişiler listesi (Ek-5), Raporun kabul edildiği Komisyonun son toplantısının (21. Toplantı) tutanağı (bu tutanakta tüm siyasi parti temsilcilerinin raporu değerlendirmesi yer almaktadır) (Ek-6) Raporda yer almaktadır.
İlk paragrafta sözünü ettiğim programdaki soru üzerine verdiğim cevap çerçevesinde “Kürt Sorunu”nda çözülmeyen, eksik kalan yanın ne olduğu konusunda Türkiye’de yaşayan Kürtler tarafından sıklıkla talep edilenler kapsamında söylenebilecek birkaç başlık bulunmaktadır. Bunlar “ana dili hakkı” veya “ana dilin öğretilmesi/ana dilde eğitim öğretim”, “Anayasada yer alan vatandaşlık tanımı” ve “Anayasa ile diğer mevzuatta yer alan etnik vurgunun ayıklanması” şeklinde özetlenebilir. Örgüt mensuplarının Türkiye’ye gelebilmesi, yerel yönetimlerin özerkliğinin genişletilmesi ve kayyım sorununun çözümü konularındaki talepler ise zaten raporun esasını oluşturmaktadır.
¹4959 sayılı Topluma Kazandırma Kanununun “Ceza indirimleri, kötüniyetli açıklama ve tekerrür” başlığını taşıyan 4 üncü maddesinin birinci fıkrasında herhangi bir terör örgütü ismini verilmeksizin genel olarak “terör örgütü mensubu olanlar” bakımından teslim olanlar veya yakalananlarla ilgili verilecek indirimli cezalar düzenlenmiş, ayrıca bu hükmün aynı Kanunun 8 inci maddesi ile yayımı tarihinden itibaren (6/08/2003) altı ay sonra yürürlükten kalkacağı hükme bağlanmıştır. 6/01/2004 tarihinde kendiliğinde mülga hâle gelen söz konusu 4 üncü maddenin birinci fıkrası aşağıdaki gibidir.
“Ceza indirimleri, kötüniyetli açıklama ve tekerrür
MADDE 4.- Terör örgütü mensubu olup da;
a) Terör örgütü tarafından işlenen suçlara iştirak etmemiş ve bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra silâhlı mukavemet göstermeksizin kendiliklerinden veya vasıtalı olarak teslim olmuş veya kendiliklerinden örgütten çekildiği anlaşılmış olanlardan, bu Kanundan yararlanmak istediğini beyan edenler hakkında ceza verilmez.
b) Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce terör örgütü tarafından işlenen suçlara iştirak etmiş, ancak bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra silâhlı mukavemet göstermeksizin kendiliklerinden veya vasıtalı olarak teslim olmuş veya kendiliklerinden örgütten çekildiği anlaşılmış olanlar hakkında, bu Kanundan yararlanmak istediğini beyan etmeleri ve terör örgütü içindeki konum ve faaliyetleriyle uyumlu şekilde terör örgütünün yapısı, faaliyetleri, işlenen suçlar ve diğer failler hakkında doğru bilgi verdiğinin tespit edilmesi halinde, işlemiş oldukları suçun vasıf ve mahiyetine göre, idam cezasından dönüştürülmüş müebbet ağır hapis cezası yerine oniki yıl, müebbet ağır hapis cezası yerine dokuz yıl ağır hapis cezası verilir ve diğer cezalar beşte bire indirilerek hükmolunur.c) Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce terör örgütü tarafından işlenen suçlara iştirak etmiş veya etmemiş olmakla beraber, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonra yakalanmış olanlardan, bu Kanundan yararlanmak istediğini beyan etmeleri ve terör örgütü içindeki konum ve faaliyetiyle uyumlu şekilde bilgi vermek suretiyle; terör örgütünün dağılmasına veya meydana çıkarılmasına yardım etmeleri ya da verecekleri bilgi ve belgelerle yahut bizzat gösterecekleri çaba ile terör örgütünün amaçladığı suçun işlenmesine engel olmaları halinde, bu bilgileri;1) Hüküm kesinleşmeden önce verenler hakkında işlemiş oldukları suçun vasıf ve mahiyetine göre, idam cezasından dönüştürülmüş müebbet ağır hapis cezası yerine onaltı yıl, müebbet ağır hapis cezası yerine ondört yıl ağır hapis cezası verilir ve diğer cezalar üçte bire indirilerek hükmolunur.2) Hüküm kesinleştikten sonra verenler hakkında işlemiş oldukları suçun vasıf ve mahiyetine göre, idam cezasından dönüştürülmüş müebbet ağır hapis cezası yerine yirmiiki yıl, müebbet ağır hapis cezası yerine ondokuz yıl ağır hapis cezası verilir ve diğer cezalar yarısına indirilerek hükmolunur.
²Bu konuyu değerlendiren bir yazım için bkz. “Mahallî İdarelere Kayyım Atanması Meselesinin Hukuki Boyutları”, perspektif.online, 17 Aralık 2024
Sürecin Karakteri ve İkinci 27 Şubat Açıklaması
Silahın Vesayeti, Siyasetin İmkânı
Ortak Komisyon Raporu: Şimdi Ne Olacak?
Raporun Ardından: Süreç, Beklentiler ve Gelecek
Rapor Yayınlandı, Şimdi Sıra Siyasette
Silahın Ötesi: TBMM Raporunun Eksik Bıraktıkları
Mücteba Hamaney Nasıl Rehber Oldu?
“Hayırlı İşlerde Acele Etmek” ve KHK’lılar
Patreon aracılığıyla Perspektif'e destek verebilirsiniz.
Perspektif'e destek ver
© 2026 – Sitede yer alan fikirler yazara aittir ve Perspektif’in editoryal tercihlerini yansıtmayabilir. Kaynak gösterilmesi ve link verilmesi kaydıyla kısmen alıntı yapılabilir.