Uluslararası Düzen: Bir İnşa, Bir Yanılsama, Bir Çözülme
“America First” bir Trump sloganı olsa da, dünyanın herhangi bir ülkesinde benzer sloganları atan siyasetçiler görebiliriz ve bu siyasetçiler gittikçe güçleniyorlar. Diğerkam ve adil bir dünya düzeni yönünde bir arayışın pek de mümkün olmadığını söyleyebiliriz, herkesin kısa vadeli çıkarlarına odaklandığı bir ortamda bu tür uzun vadeli bakış açısını taşımaya çalışmak pek de rasyonel bir tercih olmaz.
- EMRE ERDOĞAN
- 15 Ocak 2026
Mülakat: Cihat Arpacık
1945 sonrası kurulan küresel mimari, barışı ve hukuku vaaz eden bir dil üzerine inşa edilmişti. Ancak bugün bu dil, Gazze’de yankı bulmuyor, Grönland’da pazarlık konusu oluyor, Latin Amerika’da, Afrika’da ve Ortadoğu’da çoktan aşınmış durumda. Egemenlik, müttefiklik, uluslararası hukuk… Uzun yıllar boyunca dokunulmaz kabul edilen kavramlar, artık yalnızca güçlü olanın hatırladığı, zayıf olanın ise bedelini ödediği soyut iddialara dönüşüyor.
Prof. Dr. Emre Erdoğan’la yaptığımız bu röportaj, “çöküş” kelimesinin kolaycılığına sığınmadan, daha zor bir sorunun peşine düşüyor: Gerçekten çöken bir düzen mi var, yoksa hiçbir zaman herkes için geçerli olmayan normların inandırıcılığı mı tükendi? Maduro’nun, kendi başkentinden alınıp zorla bir başka ülkeye götürülmesi, NATO içindeki müttefiklik tartışmaları, Trump döneminde kişiselleşen dış politika ve uluslararası hukukun seçici işleyişi… Tüm bu başlıklar, aynı sorunun farklı cephelerinden bakıyor dünyaya. Belki de artık mesele, “kuralların dünyası” ile “gücün dünyası” arasındaki gerilimi teşhis etmekten ibaret değil. Asıl mesele, bu gerilimin normalleştiği bir çağda, adalet fikrinin nasıl ayakta kalabileceği.
“1945 SONRASI DÜZENİN SONA ERDİĞİNİ GÖSTEREN EN ÖNEMLİ OLAY GAZZE’DİR”
Birçok analist, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan uluslararası düzenin çöktüğünü söylüyor. Siz bu durumu bir “çöküş” mü, yoksa normatif iddiaların artık inandırıcılığını kaybetmesi olarak mı değerlendiriyorsunuz?
Öncelikle her türlü düzen gibi, bahsi geçen “uluslararası” düzeninin de bir tür inşa olduğunu kabul ederek başlamak gerek. Her ne kadar konunun uzmanları bu tür düzenlerin ezel-ebet mevcut, doğal yapılar olduğunu söyleseler de; bu hem kendilerine hem de düzene meşruiyet sağlamak için harcanan bir çaba… Tarihsel olarak ulus dediğimiz yapılar bu kadar gençken -Vesftalya efsanesini kenara bırakırsak bir 200 yüz yıl-, onun analitik birimini oluşturduğu bir düzenin hep var olduğunu iddia etmek de bir derece saflık. 1945 sonrası inşa edilen düzen 21. yüzyılın başında harcanan çabaların bir devamı olduğu kadar Soğuk Savaş, İki Kutupluluk ve tabii ki liberal kapitalizm çerçevesinde yeni unsurlar tarafından da biçimlenmiş durumda. İleride tarihçiler bu tasarımın ne kadar başarılı olacağını daha iyi tartışabileceklerdir, ama bu sistemin dünyamıza ne kadar refah ve barış getirdiği başlı başına tartışma konusu
Yıllar önce Sovyetler Birliği’nin çökmesini takiben alelacele girişilen “Yeni Bir Dünya” ya da “Tarihin Sonu” gibi kavramsal keşiflere girişmeden önce biten eskinin ne olduğunu ve yerine nelerin gelebileceği üzerine iyi bir düşünmek gerek. Bir de bu noktada 1945 sonrası düzenin sona erdiğini gösteren en önemli olayın Gazze’de yaşananlar olduğunu söylememiz gerekiyor. İnsanlık değerlerini savunduğunu iddia eden bir düzenin böyle bir suça gözünü yumması zaten belki de hiç var olmadığını gösteriyor.
“EGEMENLİK KAVRAMI BİR ‘SANRIDAN’ İBARET”
Maduro’nun, kendi başkentinde tutuklanarak ABD’ye götürülmesi, sizce uluslararası sistemde “egemenlik” kavramının fiilen aşındığını mı gösteriyor, yoksa bu tür müdahaleler zaten uzun süredir sistemin örtük bir parçası mıydı?
Aslında ABD’nin Venezuela’ya yönelik müdahalesi........
