İftar Sofralarından Türkiye’nin Zor Davasına Tanıklık
İftar Sofralarından Türkiye’nin Zor Davasına Tanıklık
İftar Sofralarından Türkiye’nin Zor Davasına Tanıklık
Bu davada yaşanan hukuksuzluk sadece tutukluların özgürlüğü ile sınırlı değil. Onlarla birlikte ailelerine, toplumun adalet inancına, milletin geleceğine karşı işletilen bir hukuksuzluk söz konusu. Ama en önemli meselemiz, milletin seçme ve seçilme hakkının korunup korunamayacağı.
Geçtiğimiz yıl Ramazan günlerinde başlayan ve 19 Mart’ta yeni bir aşamaya taşınan süreç, sıradan bir yargılamanın çok ötesinde anlamlar taşıyor. Türkiye açısından zor bir sınav bu. Siyasi açıdan zor, hukuki açıdan zor. Ama en çok adalet ve ahlak açısından zor. Kaldı ki Türkiye’de artık sıradan yargılama süreçlerine kadar sirayet eden bir hukuksuzluk var, mahkemeye yolu düşen herkes bundan payını bir ölçüde alıyor.
Bu davada yaşanan hukuksuzluk sadece tutukluların özgürlüğü ile sınırlı değil. Onlarla birlikte ailelerine, toplumun adalet inancına, milletin geleceğine karşı işletilen bir hukuksuzluk söz konusu. Ama en önemli meselemiz, milletin seçme ve seçilme hakkının korunup korunamayacağıdır. Bu yönüyle 19 Mart, bir yargı sürecinden ibaret görülemez. Darbe ve siyasi vesayet tartışmasını beraberinde getirir. Demokrasilerde meşruiyetin kaynağı sandıktır. Sandığın anlamı ise sonuçların kabul edilmesidir. Seçime katılacak adayların iktidar tarafından belirlendiği rejimler şüphesiz ki demokratik rejimler olarak görülmezler. Seçim kazanıldığında “milli irade”, kaybedildiğinde “top benim oynatmıyorum” şeklinde bir mızıkçılık, o düzenin doğasını değiştirir.
Demokratik Rekabet İhtiyacı
Bu nedenle bugün yaşananlar, serbest seçimlerin ve demokrasinin meselesidir. İlk bakışta sadece CHP’nin veya biraz genişleterek muhalefetin meselesi olarak görebiliriz ama esasında iktidar seçmeninin ve hatta iktidar seçkinlerinin de meselesidir. Demokratik rekabet ortadan kalktığında, sandık olmadığında, vatandaş artık seçmen vasfını yitirdiğinde; devleti yöneten vesayet unsurlarının gözünde hiçbir seçmenin değeri kalmayacak. Değişen makbul vatandaş kodunun içine girmeyen herkes için kolaylıkla düşman hukuku uygulanabiliyor ama sandığa ihtiyaç kalmadığında makbul olanları da aynı akıbet bekler. Milletin bir önemi kalmadığında vekillerine de ihtiyaç kalmayacaktır, siyasi partilere de. Bu anlamda demokratik sistem sayesinde var olan ne kadar kişi/kurum varsa hepsinin varlık/yokluk meselesidir bu.
Ve aynı zamanda bir refah meselesidir. Hukukun öngörülemediği, iradenin sandık dışında şekillendiği ve kararların bir azınlığın duygu durumuna göre günlük alındığı bir yerde ekonomik güven oluşmaz. Yatırım zayıflar. Toplum kendini güvende hissetmez. Çıkar gruplarına imtiyaz tanımak için her sektörde rekabeti bitirirseniz kimsede işini iyi yapma motivasyonu kalmaz. Kaliteli ürün, düzgün hizmet üreten işletmeleriniz kalmadığında dünya ile rekabet etmek zorlaşır. “Bir iş kurup büyütürsem önümü keserler, haraca bağlarlar, kayyum atarlar” endişesini büyütürseniz ülkede girişimci çıkmaz. Hülasa hukuk rafa kaldırıldığında refah da gözden uzaklaşarak kaybolur. Ekonomik kriz derinleştikçe eşitsizlik de derinleşiyor. Zaten pandemiden beri asimetrik bir ilişki var gelir dağılımında…
“Millete Emanet”in Arka Planı
19 Mart’tan sonra geçen sürede iktidarın tüm propagandasına rağmen toplumun geniş kesimlerinin bu sürece ikna........
