Uzun Vadeli Yanılgı: Bir Kavşağa Bayrak Dikince…
YPG, Suriye’deki varlığını IŞİD’le mücadele döneminde, ABD öncülüğündeki uluslararası askerî koalisyonun sağladığı destek ve siyasi meşruiyet sayesinde kurmuştu. Rakka ve Deyrizor gibi, demografik olarak Arap çoğunluğa sahip, aynı zamanda petrol ve gaz açısından stratejik önemi yüksek şehirler de YPG denetimine girmişti. Devrimden hemen sonra bu bölgeleri yeni hükümete devretmesi, sahadaki en akılcı ve en az maliyetli seçenekti. Yapmadı. Arap şehirlerini kontrol etmeye devam etmek istedi.
- CİHAT ARPACIK
- 19 Ocak 2026
29 Haziran 2015’te yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısı, Türkiye’nin Suriye dosyasında bir cümleyle özetlenebilecek ama on yıl boyunca binlerce satır yazdıracak bir karar üretti: “Fırat’ın batısında YPG olmayacak.”
O gün, Ankara’nın Suriye haritasına çizdiği kırmızı çizgi yalnızca bir güvenlik doktrini değil, ilerleyen yıllarda sahada yaşanacak her kırılmanın mihenk taşı oldu. O çizgi, askerî harekâtları, diplomatik manevraları ve Türkiye’nin diğer aktörlerle kurduğu ilişkinin sınırlarını da belirledi.
Aradan yıllar geçti. Suriye’de rejim çöktü, Esad iktidardan indirildi ve ülke, uzun süre donmuş gibi görünen bir denklemi yeniden kurmaya başladı. Ancak devrimle birlikte gelen bu “yeni sayfa”, Suriye sahasında herkes için aynı anda açılmadı.
Özellikle Fırat’ın doğusunda ve Rakka ile Deyrizor’da.
Bu bölgede YPG’nin kontrol ettiği alanlar, devrimin hemen ardından bile eski savaşın tortularını taşımaya devam etti. Günün sonunda, yeni Suriye’nin hükûmet güçleri ve onlara destek veren Arap aşiretler bu bölgelerde hâkimiyet sağladı.
YPG, buralarda varlığını IŞİD’le mücadele döneminde, ABD öncülüğündeki uluslararası askerî koalisyonun sağladığı hava desteği, silah ve siyasi meşruiyet sayesinde kurmuştu. Bu hâkimiyet yalnızca kuzeydeki Kürt nüfuslu bölgelerle sınırlı kalmadı, Rakka ve Deyrizor gibi, demografik olarak Arap çoğunluğa sahip, aynı zamanda petrol ve gaz açısından stratejik önemi yüksek, Irak sınırına bakan bölgeler de YPG denetimine girmişti.
Bu denetim, savaşın sıcak günlerinde “zorunlu bir durum” gibi sunulmuştu ama zamanla bu zorunluluk hızla bir “dayatmaya” dönüştü.
Arap aşiretlerin rahatsızlıkları tam da bu noktada başladı.
Rakka’da, Deyrizor’da, Fırat havzasının Arap köylerinde yükselen itiraz, ideolojik bir karşı çıkıştan çok, “kendilerine rağmen” kurulan bir düzene reddiyeyedi. YPG’nin devrimden hemen sonra bu bölgeleri yeni hükûmet güçlerine devretmesi, sahadaki en akılcı ve en az maliyetli seçenekti. Yapmadı. Arap şehirlerini kontrol etmeye devam etmek istedi. Silahın konuştuğu bir coğrafyada, siyasetin, yükselmesi gereken sesini kısmayı tercih etti.
Sonuç, kaçınılmaz biçimde, bu şehirlerden zorla çıkarılmak oldu.
Kandil’den İnen Kadro
Bu noktada YPG’nin bugünkü akıbetini anlamak için geriye, bölgenin henüz “kanton” kelimesiyle anıldığı yıllara bakmak gerekiyor.
2012’de bir muhabir olarak Suriye’yi dolaşırken, PKK’nın yeni yeni sahaya indiğine tanıklık etmiştim. Haritalar, henüz diplomatik masalarda değil, yol kenarlarında çiziliyordu. Bir kavşağa bayrak dikmek, bir kontrol noktası kurmak fiilî egemenliğin yeterli delili sayılıyordu. Kontrol noktalarında bekleyen o gençlerin, siyaset bilimi literatüründe sıklıkla başvurulan “marking the territory” (toprak işaretleme) diye bir kavramdan haberleri yoktu kuşkusuz, ama yaptıkları tam olarak buydu. Mekân, silahla olduğu kadar sembolle de tutuluyor, egemenlik, harita çizilmeden önce görünür kılınıyor, herkes meşrebine göre birkaç kilometre aralıklarla bayrak ve kontrol noktaları dikiyordu. Ancak silahı olan güçlüydü, ahlaki iddiaların, devrimci söylemlerin, “öz yönetim” masallarının sahada henüz hiçbir karşılığı yoktu.
O yolculuklardan birinde, basın kartımda yazan “muhabir” kelimesi, kontrol noktasındaki silahlı gençler tarafından “muhbir” olarak okundu.........
