Çözüm Sürecini Riske Sokan Büyük ve Görünür Engeller

SİYASET

Sürecin kendisi sahici ve mutlak bir hedef olarak topluma hissettirilmeli. Yoksa “iktidar çekişmelerinin farklı bir uzantısı ve gerektiğinde vazgeçilebilir olduğu” hissini onarmak kolay olmaz.

BAHADIR KURBANOĞLU 12 Aralık 2025

Yeni çözüm süreci ilk ivmelendiği andan itibaren ayak sürümeler, zaman kayıpları, kazalar, palyatif gibi gözüken konjonktürel-popüler tartışmalarla ilerler görünse de genel bir hissiyat süreci yakından takip edenlerin zihnini kurcalamakta.

Sürecin ağırlığını iç sebeplere dayandıranlar da dış sebeplerde arayıp bulanlar da bazı gerçeklerle yüzleşmek zorunda. Meseleyi sadece iktidar ve Erdoğan’ın Kürt oylarını yeniden seçilme hedefinde yanına alma motivasyonu olarak okuyanlar dış sebepleri inkâr etmekte zorlanmakla birlikte, bu dış sebeplerin ehemmiyetini yeteri kadar kavradıkları söylenemez.

Aynı durum görünen o ki iktidar için de geçerli. Güçlü bir iç motivasyona bile sahip olsanız, dış ve bölgesel sebepler karşısında “yapıyormuş gibi” görünemez, zamana oynayamaz, faal aktörlerin de sizin gibi hesaplar yaptıklarını yok sayamazsınız. Dış sebepleri baş sebep olarak da görseniz, bunun hakkını vermekte de doğru bir stratejiyle hareket etmeniz gerekmekte.

“Zamana yayma” ya da “ayak sürüme” muhalefette seçim “yatırımı adına oyalama” gibi algılanmakta. Erdoğan’ın konuşmalarına yansıyan “AK Parti-MHP-DEM” üçlemesi, çözümün sacayaklarını 2026, 2027 skalasına taşıma, sandığa yakın dönemlerin pazarlıklarında kullanma hissiyatı oluşturmakta. Geçtiğimiz günlerde Mehmet Şimşek, sosyal yardımlar konusunda 2026’yı “pilot uygulama” dönemi, fiili icraatları da 2027 olarak işaretleyince bu bariz görüntü haklı olarak muhalefet cenahında “seçim yatırımı” olarak nitelendi.

Peki ama bu “sosyal yardım” meselesindeki açıklık ile çözümün kaderini bu basitlikte eşitleyebilir miyiz? Çözüm süreci bu hesabı -varsa eğer- kaldırır mı?

Sorular şunlar: İktidar-Erdoğan-Devlet üçlüsü gerçekte nasıl bir süreç planlıyor? Otoriterleşme devam edecek artı Suriye’de SDG-YPG meselesi zora dayalı olsa da hâl yoluna girecek ve süreç asla iktidar olma imkânını ortadan kaldırmayacak mı? Bahçeli ve Feti Yıldız gibi kurmaylarının sadece çözüm sürecine dönük olarak değil, iç demokratikleşme hamlelerinde de beklentiler içeren aceleciliği mi devreye girecek yoksa bu beklentiler de seçim sathı mailinin pazarlık çıktıları olarak zamana mı yayılacak?

Hesap ne olursa olsun esas belirleyici olanın, iktidarı riske etmeyeceği hesaplanan bir proses olduğu açık ve de doğal. Doğal olmayan bunun yöntemiyle alakalı motivasyonlar. Otoriterliğin devamını “iktidarı riske etmeme” olarak okuyan akıl aslında -hesapladığının aksine- kaybettirecek bir ivmeyi de tetikleyebilir. “O zaman çözüm sürecinin kaderi ne olur?” sorusu da orta yere seriliyor.

Dış tehditler bir yana, çözüm sürecinin önündeki iki büyük görünür engelden biri AK Parti-CHP iktidar savaşı, ikincisi ise AK Parti-MHP statüko içi bürokratik mücadele ve Post-Erdoğan dönemle ilgili yine bir iktidar mücadelesi olarak kodlanabilir. Çözüm sürecinden bağımsız herhalde şunu söylemek mümkün: Otoriterleşmeden ödün vermeyen iktidar yapısı aslında bütün ülke içi meselelerde daha iyiye gitmenin önündeki ciddi bir engel. Bugünkü iktidarın statükocu yapısı da, jeopolitik önemi had safhada olsa bile çözüm sürecine göre -beklenen düzeyde- değişim ortaya koymaya müsait değil. Daha açık ifade edersek, kurulan yapı asla kaybetmeye tahammülü olmadığı için, en önemli memleket meselesi iktidarın devamı. Bu yüzden çözüm sürecine desteği ince ince artırsa da, edinilecek avantajların mevcut statükoyu bozmasını arzu etmiyor. O yüzden sadece İmamoğlu’nun adaylığı meselesi değil, mümkünse CHP’nin dağıtılması ya da kapatılması motivasyonunu sürdürerek iki süreci birbirinden bile isteye ayırıyor.

Öte yandan iktidar ortağı MHP, çözüm sürecinde cevval (ve hatta tarihi-miladi) bir pozisyon takınsa da, düzen böyle devam ettiği müddetçe kazandığı bürokratik cepheyi de, siyasi iktidar ortaklığı avantajını da kaybetme riskiyle karşı karşıya olduğunu, statüko içi kliklerin mücadelesinden kayıpla çıkma ihtimalinin bulunduğunun farkında. Dolayısıyla hukuk ve demokrasiyle kavgalı bir rejimin devamlılığı artık iktidar ortağı için de bir bekâ sorunu haline gelmiş durumda. Yani MHP’nin “Demirtaş’ın tahliyesi”nden, AYM/AİHM kararları ve hukuk sorunlarına atfa kadar yaptığı çıkışlar, ülkenin kaderiyle kendi kaderini ortak görmesinden kaynaklı bir siyasi tutumun uzantısı gibi okunabilir.

Motivasyon ne olursa olsun, bölgesel jeopolitiğin dayatmalarıyla birlikte düşünüldüğünde, o jeopolitiğin ruhuna uygun bir çözüm süreci işletilmediği de vakıa. Statükonun, çözüm sürecinin hukuk ve demokrasi çıtasının yükseltilmesiyle doğru orantılı olmak kaydıyla daha sağlıklı işleyeceğinden şüphe etmesi, sadece geçmiş kötü tecrübelerden kaynaklı bir “yoğurdu üfleyerek yeme” hali değil; bundan daha fazlası, ana muhalefet ile normalleşme sürecinin iktidarı kaybetme ve hesap verdirtme riskini dayatacak bir zemin yaratacağı şüphesi. Yani başta Erdoğan olmak üzere statükonun bu ayak sürümesinin birincil motivasyonu, çözüm süreci hatrına “normalleşme”nin iktidarı kaybetme korkusunu tetiklemesi. Bunun da ağır bedelleri olacağı, Erdoğan’lı veya Post-Erdoğan dönemle ilgili riskleri artıracağı endişesi.

Bu da dışarıdan bakıldığında süreci kaypak zeminlere çekebilecek hem dış hem de iç güçlerin elini güçlendirmekte. Daha doğrusu, -geçmişten de tecrübeyle- normal şartlarda asla yaşanmaması beklenecek, Cizre krizinde olduğu gibi küçük denizlerde boğulma riskinin varlığını hissettiren ve İsrail ile bazı bölge ülkeleri gibi sürece takoz koymak isteyenlerin fırsatlarını çoğaltan bir yapı arzetmekte. Bu tablo, Suriye’deki farklı etnik ve mezhebi yapıların Şam yönetimiyle girişilecek bir “normalleşme, entegrasyon ve bütünleşme”nin çıkarlarını zedeleyeceğini, mega idealarını dümura uğratacağını düşünen devlet ve örgüt aygıtlarının iştahını kabartan bir mahiyet arzetmekte. Öte yandan içeride de toplamları -son dönemdeki popülist konjonktürün de etkisiyle- yüzde 8-9’ları bulan iki partinin, İYİ Parti ve Zafer partisinin elini güçlendirdiği gibi,........

© Perspektif