menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Seyreden Siyaset” ve Askıya Alınan Sorumluluk

15 20
tuesday

Seyretmek, anlamak için gereklidir. Ancak siyaset, seyretmekle yetinemez. Türkiye’de bugün ihtiyaç duyulan şey, daha fazla söz değil, daha fazla sorumluluk üstlenen, pozisyon alan siyasal tutumlardır.

Son yıllarda siyasal alanda dikkat çeken temel sorunlardan biri de, siyasi aktörlerin giderek seyirci, izleyici ve sorumluluk almaktan kaçınan bir konumuna çekilmesidir. Elbette siyasiler konuşmakta, yorum yapmakta ve çeşitli değerlendirmelerde bulunmaktadır. Ancak kritik eşiklerde açık tutum almaktan, sorumluluk üstlenmekten ve yön gösterici olmaktan sistematik bir biçimde kaçındıkları açık. Bu durumu “izleyen siyaset” veya “seyreden siyaset” tarzı olarak adlandırmak mümkündür.

Öncelikle şunu ifade edeyim izleyen siyaset, olaylar karşısında tamamen sessiz kalmak değildir. Aksine, yoğun bir söz üretimi var. Ancak bu söz, siyasal sonuç doğurmayan, sorumluluk üstlenmeyen, risk içermeyen, bağlayıcılığı olmayan sözler olarak dolaşıma giriyor. Tepki var ama müdahale yok, eleştiri var ama alternatif ya da açık, net bir pozisyon yok. Siyaset, bu haliyle karar alan bir faaliyet olmaktan çıkıyor ve olup biteni gözleyen, yorumlayan bir role indirgeniyor.

Bu tabloyu yalnızca iktidarın tercihleriyle ya da muhalefetin yetersizlikleriyle açıklamak eksik olur. “Seyreden siyaset”, Türkiye’de siyasal alanın genel işleyişine sirayet ederek, neredeyse normalleşmiş bir davranış biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle mesele, kişileri değil, siyasal rol algısını ve sorumluluk anlayışını tartışmayı gerektiriyor.

Seyreden Siyasetin” Temel Özellikleri

Bu siyaset anlayışı üç temel özellik üzerinden tanımlanabilir. Birincisi, inisiyatif almaktan kaçınma. Siyasi aktörler, özellikle kriz anlarında veya sahici bir inisiyatif gerektiren konularda, net bir pozisyon belirtmek yerine, görmezden gelmeyi tercih ediyorlar. Zorunlu olarak konuşma ihtiyacı oluştuğunda ise genel-geçer ifadelerle geçiştiriyorlar. Bu dil ve tutum, süreci yumuşatıyor gibi görünse de, aslında siyasal sorumluluğu askıya alıyor.

İkincisi, riskten kaçınma refleksi. Tutum almanın kaçınılmaz sonucunun yanlışlanma ihtimali olduğunu biliyoruz. Oysa “seyreden siyaset”, yanlış yapmama konforu sunuyor. Hiçbir şey önerilmediğinde hiçbir şeyin sorumluluğu da üstlenilmiyor. Bu durum, özellikle seçim kaygısının yüksek olduğu dönemlerde, siyaseti ihtiyatlı ama etkisiz bir alana dönüştürüyor.

Üçüncü özellik ise sözün siyasetsizleşmesi. Söz var ama bağlayıcı değil. Ne bir vaat ne bir taahhüt ne de açık bir tutum içerir. Çünkü aktör, söylediği şeyin sonuçlarından kendini muaf tutarak konuşur. Böylece siyaset, temsil ve sorumluluk alanı olmaktan çıkar, yorumlamayla sınırlı bir alana indirgenir.

Yukarıda sıralanan özellikler, özellikle kamusal kriz anlarında belirginleşmektedir. Siyasi aktörler farklı alanlarda görünür olmakta, konuları uzun uzun değerlendirmekte. Ancak “ne yapılmalı” veya “biz ne yapıyoruz” gibi sorular boşlukta kalmaktadır. Bu durumda ise inisiyatif ve sorumluluk almak yerine, yapılan tek şey genellemeler veya geçmişe göndermeler yapmak oluyor. Böylece siyaset, müdahale eden değil, olup biteni tarif eden ve geçmişe referansla kendini meşrulaştıran bir faaliyete dönüşüyor.

Mesela; ülkenin tarihsel bir sorununun çözümüne yönelik yeni bir süreç devrede, sahici adımlar atılıyor ve TBMM önemli bir inisiyatif almış durumda. Buna rağmen, liderler ve sınırlı sayıda parti sözcüsü dışında, siyasal aktörlerin büyük bölümünden neredeyse hiçbir değerlendirme gelmiyor. Kimi siyasilerin, sığınmacılar hedef gösterilip, evleri yakılırken görünmez olduklarına şahit olduk. Toplumsal çürüme ve ahlaki aşınmayı açık biçimde gösteren konular gündemdeyken, yaygın bir suskunluk dikkat çekiyor. Yargı tarafından yürütülen operasyonlar kamuoyuna yansıyor. Ancak bu operasyonların yöntemleri, hukuki çerçevesi ve oluşturduğu sonuçlar üzerine siyasal düzeyde herhangi bir tartışma yürütülmüyor. Futbol........

© Perspektif