menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ortadoğu’da gerilim tırmanırken; Türkiye denklemin merkezinde

4 0
16.03.2026

Ortadoğu son günlerde yeniden küresel siyasetin merkezine yerleşti. İran ile İsrail arasında giderek sertleşen askeri gerilim ve buna paralel olarak ABD’nin bölgedeki askeri varlığını artırması, yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma riskini değil, daha geniş bir jeopolitik sarsıntıyı da gündeme getirdi. Enerji güvenliğinden ticaret yollarına, bölgesel güç dengelerinden küresel diplomasiye kadar pek çok başlık da bu krizden doğrudan etkileniyor…

Son bir haftada yaşanan gelişmeler ise, gerilimin yalnızca askeri operasyonlar üzerinden değil, aynı zamanda psikolojik ve stratejik caydırıcılık üzerinden de ilerlediğini gösteriyor. İsrail’in İran’ın askeri kapasitesini sınırlandırmaya yönelik hamleleri ve İran’ın balistik füze kapasitesi ile bölgesel ağlarını öne çıkaran karşı mesajları, Ortadoğu’da uzun süredir biriken güç rekabetinin daha görünür hale geldiğini ortaya koyuyor.

Uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında bu kriz, klasik bir devletler arası savaştan ziyade çok katmanlı bir güç mücadelesine işaret ediyor. Siyaset bilimci Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak’ın analizlerinde de vurguladığı gibi, ABD ve İsrail’in sahip olduğu teknolojik ve askeri kapasite önemli bir üstünlük sağlasa da İran’ın bölgesel nüfuz alanı, balistik füze kabiliyeti ve vekil aktörler üzerinden kurduğu stratejik derinlik çatışmanın kolay bir askeri sonuç üretmesini zorlaştırıyor.

Bu nedenle Ortadoğu’daki mevcut gerilimi yalnızca bir askeri çatışma olarak değil, aynı zamanda yeni bir bölgesel güç dengesi arayışının parçası olarak değerlendirmek gerekiyor.

Tam da bu noktada Türkiye’nin konumu daha da kritik hale geliyor.

Türkiye hem coğrafi hem de stratejik açıdan bu gerilim hattının hemen yanında bulunuyor. Enerji koridorlarının kesiştiği bir noktada yer alması, NATO üyeliği, Avrupa ile Asya arasındaki ticaret yollarındaki rolü ve bölgesel diplomasi kapasitesi Ankara’yı bu tür krizlerde doğal bir aktör haline getiriyor.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın kullandığı diplomasi dili de bu açıdan daha da önemli hale geliyor. Ankara, bir yandan çatışmanın büyümesinin tüm bölgeyi içine çekebileceği uyarısını yaparken diğer yandan diplomatik kanalların açık tutulması gerektiğini vurguluyor. Bu yaklaşım Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği çok yönlü dış politika anlayışının bir yansıması olarak da okunabilir.

Uluslararası ilişkiler uzmanları Prof. Dr. Ahmet Kasım Han ve Prof. Dr. Burak Küntay da Türkiye’nin bu tür krizlerde tek boyutlu bir politika izleyemeyeceğine dikkat çekiyor. Çünkü Türkiye bir yandan Batı ittifakının parçası, diğer yandan Ortadoğu’nun siyasi ve ekonomik dinamikleriyle doğrudan iç içe geçmiş bir ülke konumunda. Bu durum Ankara’yı denge ve çok yönlü diplomasi üretmeye zorlayan bir stratejik konuma yerleştiriyor.

Bu stratejik denge politikasının arkasında son yıllarda dikkat çekici bir şekilde gelişen savunma sanayii kapasitesi de bulunuyor. Türkiye artık yalnızca diplomasi üreten bir ülke değil; aynı zamanda askeri caydırıcılığı olan bir bölgesel aktör. İnsansız hava araçlarından yeni nesil hava savunma sistemlerine, deniz platformlarından akıllı mühimmat teknolojilerine kadar uzanan savunma sanayii yatırımları Türkiye’nin krizler karşısındaki stratejik hareket alanını genişletiyor.

Uluslararası siyasette sıkça kullanılan bir ifade vardır: “Masada değilseniz menüdesiniz.” Türkiye son yıllarda izlediği politikalarla bu gerçeğin farkında olduğunu gösteriyor. Ankara artık bölgesel krizlerde yalnızca dışarıdan izleyen bir aktör değil; gerektiğinde arabuluculuk yapabilen, gerektiğinde güvenlik üretme kapasitesine sahip bir ülke.

İran-İsrail-ABD hattında yaşanan gerilimin nasıl bir seyir izleyeceğini ve dahi sonucunu bugün için kesin olarak öngörmek zor. Ancak Ortadoğu’da yeni bir stratejik denge kurulacağı açık. Enerji hatları, deniz ticaret yolları ve bölgesel nüfuz mücadeleleri bu yeni jeopolitik denklemde belirleyici rol oynayacak.

Türkiye açısından kritik olan ise bu tür krizlerde stratejik soğukkanlılığı koruyabilmek. Ne tamamen taraf olmak ne de gelişmeleri yalnızca uzaktan izlemek… Ankara’nın bugün izlediği politika tam da bu ince çizgide ilerliyor.

Diplomasi ile caydırıcılığın dengeli şekilde kullanılması, yeni küresel düzende orta büyüklükteki güçlerin en önemli avantajlarından biri haline geliyor. Türkiye’nin son yıllarda geliştirdiği savunma kapasitesi ve çok yönlü diplomatik ilişkileri de bu avantajı destekliyor.

Ortadoğu’daki son gelişmeler bir gerçeği yeniden hatırlatıyor: Güç yalnızca askeri kapasiteyle ölçülmez. Krizleri yönetebilme kabiliyeti de en az askeri güç kadar önemlidir.

Türkiye’nin önündeki hedef de tam olarak bu olmalıdır. Bölgede istikrarı savunan, diplomasi kanallarını açık tutan ve gerektiğinde kendi güvenliğini koruyabilecek kapasiteye sahip bir aktör olmak.

Kısacası Türkiye artık bu oyunda sadece izleyen değil; denklemi şekillendiren ülkelerden biridir. Masada olan bir ülke… Menüde olan değil.


© Para Borsa