menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bir Festival Sineması Dramı: Okuma Provasını Filme Çekmek!

12 1
16.11.2025

HBO Max’te önüme düşen bir filmi izlerken yine o tanıdık baygınlık dalgası geldi. Festivallerde kaçmıştı, burada yakaladım diye sevinmiştim ama karşıma çıkan şey gene aynı: iyi oyuncuların elinde eriyip giden, ne duyguyu geçirebilen ne sahnenin enerjisini taşıyabilen, tuhaf biçimde körelmiş bir “okur gibi oynama” hali.

Hani sanki yönetmenin masasında yapılan ilk masa başı prova var ya, oradaki ritmin, o yarım ağız cümlenin, o bitmemiş jestlerin aynısını alıp kamera karşısına taşımışlar gibi. Bunun adına “doğal oyunculuk” diyorlar, ben de her defasında kendi kendime “bak yine seyirciyi kandırıyorlar” diye söyleniyorum.

Doğal oyunculuk diye pazarlanan şeyin içinin nasıl boşaldığını görmek için dâhi olmaya gerek yok. Oyuncu yönetimi konusunda kafası karışık genç yönetmenlerin, dümen suyuna girmeyi seven oyuncularla birlikte bulduğu en büyük bahane bu: bastırılmış duygu. Yani her şey içerde, hiçbir şey dışarıda, kameranın önünde hafifçe nefes almak bile “fazla” sayılıyor.

Bu meselenin dönüm noktası ise belli ki o meşhur Nuri Bilge Ceylan – Bennu Yıldırımlar videosu oldu. Hani yönetmen “duyguyu bastır, oynama, daha da oynama” diye üflüyordu ya, oradaki talimat bir tür kutsal metin gibi dolaşıma girdi. İşte o günden sonra kimse rolünü oynarken gerçekten bir şey hissetmek istemez oldu. İçine kapanmış karakter, duyguyu saklama sanatı, hele o kalın Türk arthouse kabuğuna sarılma refleksi… Herkesin bayıldığı bir oyunculuk biçimi ortaya çıktı ve genç yönetmenlerin çoğu da bunu bir tür festival anahtarı sandı.

Geldiğimiz noktada sinemamızda iki büyük uç açıldı. Birincisi dizilerdeki sakil abartı, çığlıklar, ağlamalar, salon operası gibi yürüyen bir yapaylık. İkincisi ise bu “okur gibi oynama” terörü; herkesin sahneyi sanki birazdan prova bitip eve gideceklermiş gibi oynaması. İkisi de aynı temel kusurun kıyılarından çıkıyor: yönetmenin oyuncuya ne istediğini söyleyememesi, oyuncunun karaktere girmeyi değil karakteri bastırmayı marifet sanması, seyircinin de bunu izlemeye ve alkışlamaya mecbur bırakılması.

İşin trajik tarafı ne biliyor musunuz? Bu tarzın içinde gerçekten çok iyi oyuncular da var. Adamın yılların birikimi var, duyguyu içerden taşıyacak donanıma sahip, sahneyi kaldıracak birikimi mevcut ama yönetmen ona sürekli “daha az, daha az, daha da az” diyerek sahneyi........

© Öteki Sinema