Anatolia Studios: Yarım Kalan Bir Sinema Ütopyası

Eğer 70’lerin sonu ve 80’lerin başında Türkiye’ye gelen birkaç İtalyan yapımcı aradığını bulsaydı, belki de bugün Kapadokya, Göreme, Alanya veya Çatalca, Cinecittà’nın küçük kardeşi olabilirdi. Avrupa’nın sinema üretim merkezinin Roma’dan sonra doğuya, Anadolu’nun taşlı platosuna taşınması yalnızca romantik bir ihtimal değil, tarihin kıyısında kalmış somut bir olasılıktır. Şimdi bu acıklı hikayenin en başına gidip oradan anlatalım.

60’lardan itibaren İtalyan sineması Luigi Cozzi, Antonio Margheriti, Umberto Lenzi, Joe D’Amato gibi yönetmenlerin oyun alanına dönüşmüş, görkemli sanat sinemasının kalıntıları arasında, tür sinemasının en azgın örnekleri yeşermişti. Bu yönetmenlerin filmleri Hollywood’a meydan okumuyor sadece onu taklit ediyor ama bunu öyle bir hız ve enerjiyle yapıyordu ki, İtalya sinema tarihinin en bereketli “kopya üretim fabrikası” olmuştu.

Türkiye’nin bu denklemdeki rolü ise çok daha ironik: coğrafi olarak yakın, ucuz, görsel olarak “egzotik” bir ülke. Batı film endüstrisi için 70’lerde Tunus, Fas ve İspanya neyse, 80’lerin başında Türkiye de o olabilirdi ama olamadı. “Güzel ve yalnız” ülkemiz, film platosu olarak seçilip terk edilen bir sevgili gibi, Avrupa sinemasının hafızasında “oradaydık ama döndük” notuyla kaldı.

Oysa Margheriti’nin Yor, The Hunter from the Future’ı, Kapadokya’nın peri bacaları arasında doğan ve küresel sinema tarihine sızan bir ihtimaldi. Eğer o film ya da benzeri birkaç ortak yapım seyirciyle buluşup ticari başarı kazanabilseydi, belki de bugün “Yor Vadisi” diye bir film platosu olurdu; belki Yeşilçam’ın teknik ekibi İtalyanlarla kalıcı işbirlikleri kurar, Türkiye Akdeniz sinemasının kalbinde yerini alırdı.

Cinecittà’nın Rüyası: İtalyanların Ucuz Cenneti Arayışı

İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalyan sineması, Mussolini’nin propaganda stüdyosu olarak kurulan Cinecittà’nın gölgesinde serpildi. Ancak 1970’lere gelindiğinde, art arda gelen ekonomik krizler, televizyonun yaygınlaşması ve izleyici profilinin değişmesiyle birlikte, İtalyan sineması “seri üretim” modeline geçti. Dev bütçeli epik filmlerin yerini, düşük maliyetli ama hızlı tüketilen tür filmleri aldı. Spaghetti Western, giallo, peplum, eurospy ve sword & sandal gibi alt türler, bu dönemin simgeleriydi. Yapımcılar, batmakta olan Cinecittà’nın boş stüdyolarını doldurmakla yetinmiyor, Akdeniz çevresindeki ülkelerde plato arıyordu.

Tunus’un çölleri, Fas’ın kaleleri, İspanya’nın tabyaları bu filmlerin fonu haline geldi. Ardından gözler Türkiye’ye çevrildi. Çünkü Türkiye, hem “Doğu” havasını taşıyor, hem Avrupa’dan birkaç saatlik mesafede bulunuyor, hem de inanılmaz ucuz iş gücü ve ulaşım avantajı sunuyordu. O yıllarda bir İtalyan film ekibinin Türkiye’de birkaç haftalık çekimi, Roma’daki stüdyo maliyetinin beşte birine mal oluyordu. Üstelik ülke, taş devrinden orta çağa, bilimkurguya kadar her dönem için doğal dekor barındırıyordu: Kapadokya başka bir gezegen için, İstanbul casus filmleri için biçilmiş kaftandı.

Bu avantajlar, birkaç cesur yapımcının Türkiye’ye gelmesine yol açtı. Sergio Grieco, Guido Malatesta, Antonio Margheriti gibi yönetmenler filmlerinin bir kısmını burada çekti. 1965 yapımı Agente 077 Dall’oriente Con Furore, İstanbul’u James Bond tarzı bir casus filminin fonuna dönüştürdü. Sinbad Contro i Sette Saraceni (1964) Bodrum kıyılarında masalsı bir fantezi kurdu. Fakat tüm bu projeler kısa ömürlüydü; İtalyanlar bir sonraki filmde rotayı hemen Yunanistan’a ya da İspanya’ya çeviriyordu.

“Yor” Vakası: Bir B Filminin Kapadokya’ya Bıraktığı Hayalet

Antonio Margheriti’nin 1983 tarihli Yor, The Hunter from the Future filmi, bu kısa flörtün doruk noktasıdır. Margheriti, 60’lardan beri ucuz bilimkurgular ve korkularla adını duyurmuş, tür sinemasının en üretken zanaatkârlarından biriydi. Yor, aslında dört bölümlük bir televizyon dizisi olarak planlanmış ancak Amerikan pazarı için tek filme........

© Öteki Sinema