Zamanın Ötesindeki Emanet: Kültürel Miras

Ortadoğu’nun bağrında yükselen kadim şehirlerin sokaklarında yürürken, her köşede asırların birikmiş sessizliğini hissederiz.

Şam’ın rüzgârlarıyla savrulan kadim sesler…

Bağdat’ın hikmet dolu kütüphanelerinden sızan bilgi birikimi…

Ve İstanbul’un yedi tepesinden süzülen zarafet…

Bunlar yalnızca coğrafi birer nokta değil; ruhumuzu besleyen, bu topraklara ait derin izlerdir.

Bugün modernleşmenin rüzgârı köklerimizi yerinden oynatmaya çalışırken, aslında bize düşen şey o köklere daha büyük bir samimiyetle sarılmaktır.

Çünkü geçmişle bağ kurmak yalnızca bir nostalji arayışı değildir.

Bilakis bu bağ, insanın kendi kimliğini koruma ve özündeki cevheri keşfetme çabasıdır.

Kültürel mirasımıza sahip çıkmak; onun estetiğini ve ruhunu bugünün hızlı dünyasında kaybetmek yerine hayatımızın merkezine almaktır.

Bu, yalnızca taş yapılara değil; o yapıların içinde yaşamış insanların hikâyelerine, ahlaki değerlere ve kadim bir anlayışa sahip çıkmayı gerektirir.

Nitekim ayet-i kerimede de buyrulduğu gibi:

“Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya vermeyi emreder…” (Nahl, 16/90).

Bu ilahi çağrı, bize yalnız bireysel davranışlarımızda değil; geçmişten bize emanet edilen........

© Ortadoğu