menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sadık Çelik yazdı: Güvenlik için özgürlüğü kaybettik

30 0
yesterday

Özgürlük geleceğe açılan bir imkândır. Ancak gelecek bütünüyle belirsizleştiğinde, “yarın” sis içinde kaybolduğunda, önce düşmeyeceği bir zemin arar insan. Sadece özgür olmak istemez; güvende olmak da ister. Hatta kimi zaman güvenlik ihtiyacı, özgürlüğün önüne geçer.

Thomas Hobbes bunu dört yüzyıl önce görmüştü. İnsanların güçlü bir iktidara boyun eğmesini yalnız itaate duydukları hevesle değil, daha ziyade korkuyla açıklıyordu. Hayatın, malın, düzenin sürekli tehdit altında olduğu bir dünyada insan, özgürlüğünün bir kısmından vazgeçip karşılığında güvenlik isteyebilirdi. Leviathan çokça bu alışverişin adıydı.

KORKUNUN BİÇİMİ DEĞİŞTİ, GÜVENSİZLİK DEĞİŞMEDİ

Korkunun biçimi değişti, fakat özü bütünüyle değişmiş değil. Bugün insanın güvensizliği yalnız canına yönelen tehditlerle başlamıyor. Yarın işinin olup olmayacağını, kazancının yetip yetmeyeceğini, kirasını birkaç ay sonra hâlâ karşılayıp karşılayamayacağını, yaşadığı binanın bir depremde ayakta kalıp kalmayacağını, çocuğunun nasıl bir ülkede yaşayacağını, hakkı çiğnendiğinde hukukun gerçekten yanında durup durmayacağını bilememek de insanın ayağının altındaki zemini aşındırıyor. Güvenlik artık yalnız kapının kilidi, sınırın bekçisi ya da sokağın asayişi değil; insanın, hayatının tek bir ekonomik sarsıntıyla, tek bir felaketle ya da tek bir keyfî kararla bütünüyle dağılmayacağına duyduğu güvendir aynı zamanda.

Bu yüzden çağın en güçlü siyasi kelimelerinden biri “güvenlik” oldu yeniden. Peki güvenlik derken aslında neyi kastediyoruz?

GÜVENLİK Mİ, GÜVENCE Mİ?

Burada güvenlik ile güvenceyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Güvenlik, çoğu zaman bizi tehdit eden şeylerden korunmayı anlatır; güvence ise hayatımızın bir kriz karşısında bütünüyle dağılmayacağını bilmekten doğar. İşini kaybettiğinde aç kalmayacağını, hastalandığında tedavi olabileceğini, yaşlandığında sahipsiz bırakılmayacağını, hakkın çiğnendiğinde karşında işleyen bir hukuk bulacağını bilmek, senin geleceğe daha az korkuyla bakabilmeni sağlayan zemindir.

Modern devletin yurttaşa verdiği asıl söz de uzun süre buydu: “Seni yalnız dışarıdaki tehlikeden değil, hayatın yıkıcı belirsizliklerinden de koruyacağım.” Sosyal devlet, hukuk devleti, çalışma hakkı, sağlık ve eğitim bu sözlerin kurumlaşmış hâliydi aslında.

“AİLEM GÜVENDE” NEYİ GÜVENCE ALTINA ALIYOR?

Ancak bugün dünyanın birçok yerinde bu zemin aşınmış durumda. İnsanlar yalnız daha yoksul olma ihtimalinden değil, hayatları üzerindeki denetimi kaybetmekten korkuyor. Siyasetin giderek daha fazla “koruma”, “düzen”, “sınır”, “aile”, “güvenlik” kelimeleriyle konuşması biraz da bundan. Fakat tam burada başka bir soru beliriyor: Devletin bizi koruduğunu söylemesiyle, bizim gerçekten güvende olmamız aynı şey mi?

Ülkemizde “Ailem Güvende” adıyla yürütülen operasyonlar, bu soruyu daha da anlamlı hâle getiriyor. Resmî açıklamaya göre amaç; çocukları, gençleri ve aile kurumunu suç yapılanmalarından, istismardan ve yasa dışı faaliyetlerden korumak. Operasyonlarda yüzlerce şüpheli, çok sayıda dernek ve işletme hakkında adli işlem yapıldığı açıklandı. Hükümet de bunu 2026-2035 “Aile ve Nüfus On Yılı” politikasının bir parçası olarak tanımlıyor.

Elbette çocukların istismardan, uyuşturucudan ya da suç örgütlerinden korunmasına kimsenin itirazı olamaz.

Mesele, “aileyi korumak” denildiğinde tehdidin nerede başlayıp nerede bittiğinde.

AİLEYİ TEHDİT EDEN SADECE DIŞARIDAN GELENLER Mİ?

Güvenlik siyaseti, kimi zaman tehlikeyi ortadan kaldırmaktan çok, toplumun bakışını tehlike olarak tanımlanan belirli bir alanın üzerine sabitlemektedir. Nitekim operasyonların LGBTİ örgütleri ve farklı çevrelere uzanan boyutu üzerinden hukuk, temel haklar ve hedef gösterme tartışmaları çoktan başladı bile.

Topluma sürekli kimi tehdit olarak görmesi gerektiği tekrar edilip dururken, onu gerçekten güvencesiz bırakan başka şeylerin gözden kaybolması kuvvetle muhtemeldir.

Aileyi yalnız dışarıdan gelen tehditler mi kırılganlaştırır? Geçinememek, barınamamak, işsiz kalmak, şiddetten korunamamak, çocuğunun iyi beslenip beslenemeyeceğini, iyi bir eğitim alıp alamayacağını bilememek, hukuka güvenememek en çok da aile hayatının güvenliğiyle ilgili değil midir?

O hâlde mesele yalnız “aileyi korumak” değildir; aileyi neden ve kimden koruduğumuzu nasıl tarif ettiğimizdir. Zira devletin “sizi koruyorum” demesiyle, yurttaşın “kendimi güvende hissediyorum” demesi aynı şey değildir.

GÜVEN DUYGUSU GÜNDELİK HAYATIN HER YERİNDE

Bir toplumda siyaset, kamu hizmetinden çok kişisel ikbalin, statünün ve maddi gücün korunacağı bir alan olarak görülmeye başladığında yalnız siyasetçiye duyulan güven aşınmaz; kurumlara duyulan güven de onunla birlikte zedelenir. Yurttaş, kamusal düzenin kendisi için değil,........

© OdaTV