We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Biden'ın "soykırım" kararının altına yatan neden budur

10 0 0
09.05.2021

Bir “Savcı” öyle harekete geçti ki…

Vatandaş geçim derdindeyken elektrik şirketleri pandemi dinlemiyor

Turizm cennetini böyle işgal ettiler

Cübbeli amiralin Fetullah mesajı

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz: Tipik bir "Mavi Vatan" uygulaması

Berat Albayrak ilk kez görüntülendi

Meğer Bahçeli de arkadan bağlamış

Turan'a karşı Soylu

AKP'li belediye vatandaşları ve esnafı icraya verdi

Fatiha yazamazsınız

Ann L. Winblad kimdir

BİM’den “25’inci yıl dolandırıcılığı” açıklaması

Boşandılar

Biden'ın "soykırım" kararının altına yatan neden budur

Nurzen Amuran sordu, Emekli Büyükelçi Pulat Tacar yanıtladı...

09.05.2021 10:02

Nurzen Amuran - “Sözde Ermeni soykırımı” Biden’ın söylemiyle yeniden gündeme taşındı. Türkiye-ABD ilişkilerinde kullanılan elverişli bir araç haline dönüştü. Sonuçları kullanılabilecek açıklamalarla, dış politikanın odak noktasına taşınmak isteniyor. Konuğumuz, E. Büyükelçi Sayın Pulat Tacar.

Sayın Tacar, uzun yıllar bu konuya eğildiniz. Yaptığınız araştırmalar yol gösterici oldu. Perinçek davasında AİHM’ne başvuruda dava dilekçesini yazmıştınız. AİHM Büyük Dairesine sunulan layihadaki hukuksal savunmayı da siz hazırlamıştınız. Bugün Biden’ın konuşmasıyla yeniden gündeme gelen soykırım iddialarına farklı bir açıdan bakmak istiyoruz.

Sizin bir teziniz var. Ermeni soykırımının suçlamalarının hep hukuk zemininde ele alınması gerektiğini, sadece tarihe dayanarak değerlendirmenin doğru olmadığını söylüyorsunuz. “hukuksal bir konuyu tarihsel verilerle değerlendirerek, tartışarak sonuca varmanın mümkün olmadığı” görüşündesiniz. Neden?

Pulat Tacar – Soykırımı, uluslararası ve ulusal bir suçtur. Bir kişi soykırımı yapmakla suçlanmakta ise bu suçun işlenip işlenmediğine -her suçta olduğu gibi- yetkili yargı karar verir. (Kişi dedim zira 1948 Soykırımının Cezalandırılması ve Engellenmesi Sözleşmesine göre, soykırımı suçunu, hakiki şahıslar işler. Devlet, soykırımı suçu işlemez. Devlet olsa olsa uyruğunun soykırımı suçu işlemesini engellememekten tazminata mahkum edilebilir.)

Tarih yazımı sübjektiftir. Bir kazayı veya eylemi gören çok sayıda kişi var ise, bunların her biri ve eylemi bulundukları konuma, mağdur ile faile yakınlık veya uzaklıklarına göre, farklı anlatırlar ve yorumlarlar. Bir tarihçinin ya da üçüncü şahsın, soykırımı ya da herhangi bir başka suç konusunda hüküm kurma yetkisi yoktur. Bu yetkili mahkemenin yetkisi dahilindedir. Aksi halde uluslararası ilişkilerde kaos oluşur. Yeni ihtilaflar ortaya çıkar. Tarihte vuku bulmuş ve yargı kararına bağlanmamış bir olay ise siyasal nitelikli yorumdur.

Amuran - Makalelerinizde ilginç değerlendirmeler var: Soykırımının, bir ceza hukuku terimi olduğunu, işlenen fiilde genel bir kastın olmasının yetmeyeceğini, aynı zamanda kastın, “özel” olması gerektiğini söylüyorsunuz. 1948 BM. Sözleşmesinde hangi fiiller bu suçun sınırları içinde değerlendirilmiştir, hangi gruplara karşı işlenir, aranılan “özel” kasıt nedir? Ayrıca bu sözleşmenin eksik kalan yanları var mıdır?

Tacar - Soykırımı suçu, 1948 Sözleşmesi ile oluşturuldu. Bu Sözleşmeyi hazırlayan diplomatik konferansta soykırımı suçunun oluşması için “özel kasıt” (Latincesi: dolus specialis) adı verilen özel bir hukuksal kavram “icat” edildi. Bu terim, ırkçılık dürtüsü ile işlenen suçlara işaret etmek amacını taşıyordu. Olmazsa olmaz bir koşul olan özel kasıttan maksat şudur: “bir gruba mensup insanları sırf o dinsel, etnik, ulusal, ırksal gruba mensup oldukları gerekçesi ile kısmen ya da tamamen öldürmek”, “bunlara ciddi biçimde fiziksel ya da akli zarar vermek”, ya da “bu insanları, fiziki olarak yok olmaları sonucunu vereceği öngörülen yaşam koşullarına bilerek maruz bırakmak; ya da o grupta doğumları engelleyecek önlemler almak veya o gruba mensup çocukları bir başka gruba zorla yollamak.” Bunun dışındaki eylemler, haksız fiiller, toplu öldürme bile olsa soykırımı çerçevesine girmez. Bir örnek vereyim, Sırbistan ve Hırvatistan karşılıklı olarak birbirlerine soykırımı suçu işlemek iddiası ile Uluslararası Adalet Divanı nezdinde dava açtılar. Uluslararası Adalet Divanı, “soykırımsal fiillerin” varlığını yadsımamakla birlikte, bu fiillerde özel kasıt unsurunun inkar edilemeyecek biçimde ispatlanamadığına, bu nedenle soykırımı sayılamayacağına karar verdi. Kampuçya’da yaşanan büyük facia da hukuken soykırımı çerçevesine sokulamadı.

1948 Soykırımı Sözleşmesi, tüm gözlemcilerin düşüncesine göre, sakat doğmuştur.

Amuran – Neden?

Tacar- Neden mi?

1- 1948 Sözleşmesine göre, soykırımın suçunu saptama konusunda yetkili yargı -öncelikle- haksız fiilin işlendiği ülkenin yetkili mahkemesidir veya taraflar anlaşırlarsa bir uluslararası ceza mahkemesidir. Soykırımı suçunun işlendiği ülke bir diktatörlük ve oradaki yargıçlar, diktatörün etkisi altında ise, o ülkede soykırımı kararı verecek mahkeme bulunamaz. O ülkenin diktatörü veya onun emrindeki yönetim kabul etmediği sürece bir uluslararası mahkemeye de başvurulamaz. Günümüzde yetkili mahkeme kararı bulunmadığı için bir eylemin soykırımı sayılmayacağı gerekçesi, bu nedenle ikna edici olamamaktadır;

2) “Özel kasıt”, ispatı son derecede güç ve sübjektif bir kasıt öğesidir. Zaten 1948 Sözleşmesinden başka bir sözleşmede benzeri yoktur.

Amuran: “Özel kasıt" bulunduğu, dediğiniz gibi ispatı zor olduğu için saptanamaz ise, o cürüm, ülkelerin ceza yasalarına göre ve uluslararası ceza hukuku açısından başka bir suç sayılıyor; ya da "insanlığa karşı suç" olarak da nitelendirilebiliyor. İnsanlığa karşı suç eylemi içerisinde değerlendirilsin isteyenler de var. Roma statüsüne göre, yargılama geçmişe yönelik yapılamadığı için böyle bir dava da açılamaz değil mi? Ayrıca biz Roma statüsünü onaylamadık bu nedenle taraf değiliz. Bu konuda neler diyeceksiniz?

Tacar - Bir eylemin (ırkçı etkenlerle) özel kasıt ile işlendiğinin ispatı, dediğimiz gibi çok güç olduğundan, bunun ispatına yarayacak ölçütler eksiksiz biçimde oluşturulamadığından, işin içine siyaset karıştığından, Soykırımı Sözleşmesi, etkili olamamıştır. Ayrıca soykırımı kategorisine alınan -biraz önce saydığım- dört eylem çok kısıtlı bir listeydi. Bu nedenle Uluslararası Ceza Divanını oluşturan Roma Statüsü ile İnsanlığa karşı Suç kategorisi ayrı bir suç olarak kabul edilmiş ve bu suçun hukuken oluşması için özel kasıt aranmamıştır. Aslında Holokost (Yahudi Kırımı) Nürnberg Mahkemesi ile İnsanlığa Karşı Suç sayılmıştır.

Amuran – Hangi eylemler insanlığa karşı suç sayılıyor?

Tacar - Özel kasıt olmadan kasten adam öldürme, toplu yok etme, köleleştirme, halkın sürülmesi veya zorla nakli, uluslararası hukukun temel kurallarının ihlali sonucu hapsetme veya fiziksel özgürlüğün başka biçimlerde ciddi olarak kısıtlanması, işkence, ırza geçme, cinsel köleleştirme, fuhşa zorlama, hamileliğe zorlama, zorla kısırlaştırma veya benzer ağırlıkta diğer cinsel şiddet uygulamaları, politik, ırksal, ulusal, etnik, kültürel, dinsel veya cinsel nedenlerle zulmetme, ırk ayrımcılığı (apartheid), vücuda ruh ve beden sağlığına ciddi zarar vermeye bilinçli olarak neden olacak nitelikteki diğer benzeri insanlık dışı fiiller.

Sizin de belirttiğiniz gibi Türkiye, Roma statüsünü onaylamadı. Bunun büyük olasılıkla nedeni, halkın sürülmesi ve zorla nakil fiilinin suç listesine alınmış bulunmasıdır.

Roma Statüsünde sayılan fiiller, Sözleşme yürürlüğe girmeden önceki tarihlere ait ise, yargılama konusu olmaz. Roma Statüsü geriye doğru işlemez. Bu nedenle Roma statüsü, Devletlerin büyük çoğunluğu tarafından onaylanarak, jus cogens sayıldığından, bu Sözleşme hükümlerinin dışında kalan az sayıda ülkeden biri olmanın vereceği zararın, katılmaktan daha fazla olacağını düşünenlerden biriyim. Zaten olası uzlaşmazlık bir şekilde uluslararası mahkemeye giderse jus cogens niteliğine ulaşabilmiş kuralların tüm insanlığı bağladığı varsayılacaktır.

Amuran- Sözünüzü kesiyorum ama, okurlarımız bilmeyebilir Jus cogens kavramını da açıklayalım. Sevgili okurlar, bilimsel açıklamalarda “uluslararası hukukta bazı meseleler devletlerin kısmi olarak egemenliklerini devrettikleri istisnai durumlardandır. Jus cogens kurallar bu istisnai durumların uluslararası hukuktaki karşılığını ifade etmektedir” diye tanımlanıyor. İnsan hakları ihlallerinin önlenmesi, köleliğin yasaklanması örnek olarak gösterilebilir. Sayın Tacar, Roma Statüsünün dışında kalmanın sonuçlarından söz ediyordunuz.

Tacar – Evet. Uluslararası hukuk, gelişmektedir. Paradigmalar değişmiştir. Bu gelişmelerin yakından izlenmesini ve yeni koşullara ayak uydurulmasını tercih ederim. Bunlar arasında insancıl hukuk, onarıcı adalet gibi -görece- yeni kavramlar var. Atacağımız adımlarda bu gelişmeleri göz önünde tutmaz isek dışlanabiliriz.

Bu münasebetle eklemem gereken, kanımca önemli bir husus var. Soykırımı Sözleşmesinin Giriş Bölümünde, “Tarihin her safhasında soykırımı suçu, insanlığa büyük zararlar vermiştir” yazılıdır. Bu da 1948 Sözleşmesinden önce de soykırımı suçu işlendiğine işaret eder. Giriş bölümü Türkiye’yi de diğer Taraflar gibi bağlar. Sözleşmede veya hazırlık zabıtlarında tarihte hangi eylemlerin soykırımı sayıldığına dair bir işaret yoktur. Bu husus tarafların yorumuna kalmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Perinçek Davasında ve daha önce Hrant Dink Davasında -yetkili yargı kararına dayanmayan bir eylemin soykırımsal niteliğini yadsımanın- veya o eyleme soykırımıdır demenin suç teşkil etmediğine, zira düşünceyi ifade özgürlüğü çerçevesine girdiğine karar vermiştir. Başka bir anlatımla, tarihte vuku bulmuş olaylar için “soykırımıdır” ya da “değildir” denmesi -kimileri için incitici olsa bile- mümkün hale gelmiştir. Halen Biden ve diğerlerinin soykırımını tanıma kararlarının altında yatan yarı hukuksal-yarı siyasal dayanak budur. “Mahkeme kararı olmasa bile, Sözleşmeden önce, tarihte vuku bulmuş olay hakkında görüş bildirmek mümkündür” gerekçesi, ülkemizde bazı kesimler tarafından yadırganıyor. Evet ama, o soykırımı suçlaması bir gerçek olarak önümüzde duruyor ve bu, tamamen siyasal nitelikli bir söylemdir. Haksız ve kırıcı olabilir. Öyledir de. Ama bu bilinerek yapılmış siyasal bir hamledir. Anılan siyasal hamlenin nedenlerini araştırmak ona göre çare düşünmek gerekir. Tepki yetmez.

Ermeni militanlar, soykırımı suçlamalarının siyasal nitelikli olduğunu, sorunun hukuksal yargısal yanının kendilerini ilgilendirmediğini ve siyasal söylemin kendilerine yettiğini, bu nedenle yargı kararına gereksinme duymadıklarını açıkça belirtiyorlar.

Amuran - Konumuza dönersek, 1948’den önce gerçekleştiği iddia edilen “Sözde Ermeni Soykırımı” için yasa geriye dönük işlemeyeceği için dava açmak olanağı yok. Ancak yıllardır ABD de açılan ve reddedilen tazminat davaları var. Siz uzun yıllar bu davalar üzerine araştırmalar yapmıştınız. Açılan tazminat davalarının yasal dayanağı ne olmuştur? Bu davaların konusunu oluşturacak bir tazminat söz konusu olabilir mi? Ayrıca 25 Ekim 1934 tarihli bir anlaşma var. Bu anlaşma neden gözardı edilmektedir?

Tacar - ABD’de açılan ve reddedilen tazminat davaları konusunda benim AVİM’de yazdığım birkaç makale var.

European Journal of International Law Cilt 23 Sayı 3 Ağustos 2012 de ele aldım. İsteyen o makaleye başvurabilir.

Şimdi bu konudaki güncel durumu özetlemeye çalışayım:

Karşımıza çıkarılmak istenen tazminat davaları birkaç hukuksal gerekçeye dayandırılmak istenecektir.

1-Birleşmiş Milletler Uluslararası Hukuk Komisyonunda 2001 yılında hazırlanan “Uluslararası Haksız Fiillerde Devletlerin Sorumluluğu” taslağında, ardıl devletin tazminat sorumluluğunu üstenmesi öngörülüyor. Bu “genel hukuk kuralı” niteliğindedir. Ermeni hukukçuları ve kendilerini destekleyenler, Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı Devletinin ardılı olduğunu ve Osmanlı’nın haksız fiilleri konusunda tazminat ödemesi gerekeceğini iddia ediyorlar. Ama, bunlar her zaman yaptıkları gibi kuralların sadece yarısını okuyorlar. Sözünü ettiğim belgenin bir de 55. maddesi var. Bu 55. Maddeye göre, uzlaşmazlık bulunan konuda daha önce bir anlaşma yapılmış ise, bu jus specialis (özel hukuk kuralı ) olur ve bu özel hukuk kuralı genel kuralın üstüne çıkar. Türkiye Lozan Anlaşmasının 46-63. maddeleri ile Osmanlı borçlarını ödemiştir. 58. madde, “tarafların 1914-1924 arasında oluşan zararlardan karşılıklı olarak feragat ettiklerini” belirtir. ABD ile Türkiye arasında yapılan ve 25 Ekim 1934’te sonuçlanan Tazminat Anlaşması gereğince Türkiye, ABD’ye yaklaşık 900.000 dolar ödemiştir ve taraflar karşılıklı olarak tüm tazminat taleplerinden feragat ettiklerini belirtmişlerdir. Uzatmayayım, Fransa ile yaptığımız Ankara Anlaşması var; ayrıca Moskova ve Kars Anlaşmaları da benzer hükümler içerir. Bir örnek vermem gerekirse: ABD’de görülen Değirmenciyan/Deutsche Bank davasında (Aralık 2007) davacının tazminat talebi, sözünü ettiğim Türkiye-ABD arasındaki 1934 tazminat anlaşması hükümleri gereğince reddedilmiştir.

2- Türkiye’nin Osmanlı Devletinin ardıl Devleti olduğu konusu, çok tartışmalıdır. T.C.’nin Osmanlı’nın devamı olduğunu ileri sürenler de var, aksini iddia edenler de. Cumhurbaşkanlığına bağlı Kamu Diplomasisi Başkanlığı tarafından 22 Nisan 2021’ de yapılan bir konferansa katılan, Türkiye’nin ABD’deki avukatı Salzmann, konuşmasını ardıllık sorununa ayırdı. ABD’de açılacak davalarda bu konunun dermeyan edileceğini tahmin ettiği için böyle yapmıştır. Ancak hem biraz önce sözünü ettiğim -özel hukuk kuralı oluşturan- Anlaşmalar gereğince, hem de Devletin yargı muafiyeti sebebi ile bu konuda Federal ABD yargısı önünde Türkiye aleyhine açılan davada bir sonuç alınamayacağı kanısına sahibim. (Zaten, dava açılırsa kime karşı dava açılacak? Örneği Türk Hava Yollarına mı? Merkez Bankasına mı?) ABD’de görülen davalarda Devletin yargı muafiyeti konusunda pek çok emsal karar var. Bunlardan en sonuncusunu bana Aydın Milletvekilimiz Emekli Büyükelçi Sayın Aydın Sezgin yolladı. 3 Şubat 2021 tarihinde ABD Yüksek Mahkemesi, Nazi rejimi sırasında el konulan bazı dinsel sanat eserlerinin Almanya tarafından Yahudi kurumlarına iadesinin talep edildiği bir davada, ittifakla Almanya lehine; davacı aleyhine karar vermiş. Uluslararası Adalet Divanı’nın Almanya-İtalya /Yunanistan 2012 yılında verdiği Devletin bağışıklığını teyit eyleyen kararı var. Özetle, elimizde çok emsal kararı bulunmakta. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı açılacak tazminat davaları ABD federal yargı düzeyinde sonuç sağlamaz. Kaliforniya’da bir yandaş yargıç bulup bidayet mahkemesinden bir karar çıkartsalar bile, bu sadece propaganda malzemesi olarak kullanılır. Karar, federal yargıdan döner.

3- Türkiye’ye karşı kullanılacak gerekçelerden biri, verilen zararın sürekli olması, yani bugün de sürmekte bulunduğu savıdır. Zaten Ermeniler ve onları destekleyenler sürekli olarak 1915-1923 döneminde yapılmış soykırımından söz ederler. Bu iddialara hukuken ne cevap verileceğine makalelerimde değindim. Ayrıntılara bu söyleşide girmeğe zamanınız yok. (Bir referans vereyim. İsteyen orada okur: Ermeni Konferansları 2017 . AVIM Yayını . Sh 106-135)

4) Türkiye’de malının gasp edildiğini ileri sürenler var ise bu Türk hukukunu ilgilendirir ve Türk yargısı tarafından karara bağlanır. Türk vatandaşı olsun, yabancı olsun herkes elindeki kanıtlarla Türk Mahkemelerine başvurabilir. Bidayet mahkemesinde davalarını kazanamazlar ise, Yargıtay’a oradan da Anayasa Mahkemesine başvurabilirler. Bu şekilde dava açıp kazanan var.

Amuran - 2001 yılında Fransa Parlamentosu, Fransa’nın “Ermeni soykırımını tanıdığına ilişkin" bir yasayı çıkardı. Daha sonra, bu yasaya dayanarak Ermeni soykırımını inkar edenleri cezalandırmayı öngören bir başka yasa düzenlemesi kabul etti. Ancak bu yasa, Fransa Anayasa Konseyi tarafından Anayasa’ya aykırılık sebebi ile iptal oldu. Bugün oradaki hukuksal durumla ilgili bilginiz var mı?

Tacar - Fransa Anayasa Konseyinin, yetkili mahkeme kararı bulunmadan siyasal nitelikli bir yasa ile soykırımı olduğu kabul edilen bir fiilin bu niteliğini reddeden (yani soykırımını reddeden) kişinin mahkum edilmesi yasasını anayasaya aykırı bularak iptal etmesinden sonra, yeni bir gelişme olmadı. Son olarak Avrupa Birliği, “Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı ile Mücadele ile Soykırımın ve İnsanlığa Karşı Suçların İnkarının Cezalandırılmasına İlişkin bir Çerçeve Kararını” kabul etti (28kasım 2008). Bu çerçeve kararı, “inkarcının”, inkar söylemini ırkçılık ve ayrımcılık taşımaması, tehdit, küfür ve hakaret içermemesi durumunda ayrıca yadsınan suçlamanın mahkeme kararına istinat etmemesi halinde cezalandırmayı öngörmüyor. Fransız Cumhurbaşkanı’nın bu alanda bazı uzmanlara Ermeni soykırımını inkarı bu AB Çerçeve Kararı içine aldırmak için rapor hazırlama talimatı verdiği duyumu alındı, ama bir ilerleme kaydedilmediğini sanıyorum.

Amuran - Monşer diye eleştirdikleri siz meslek mensuplarının bu konudaki çabaları unutulamaz. Sizin de mücadeleye katkıda bulunduğunuz bir anınız var. Bu anıyı da paylaşalım istiyorum: COVID-19 sebebiyle 29 Mart 2020 de vefat eden siyasetçi Patrick Deveciyan’la yürüttüğünüz diplomasi savaşı önemli bir mücadeledir. 1984 yanılıyor olabilirim 85’lerde siz, AT nezdinde Türkiye’nin Daimî Temsilciliğini yaptınız. Deveciyan Ermeniler için neden önemliydi? O’nun yürüttüğü siyasi mücadeleye karşı nasıl kulis sürdürmüştünüz, okurlarımızla paylaşır mısınız?

Tacar - Ermeni terör örgütlerinin Fransa’daki faaliyetlerine Fransız istihbarat servislerinin göreve göz yumduğu konusu Fransa’da yayımlanan kitap ve makalelere konu oldu. Bu kitap ve makalelerin geniş özetlerini Ermeni, Araştırmaları Dergisinin 2013 (45) sayısındaki makalemde yansıttım. Yazılan kitap ve makaleler şunu gösteriyor: Ermeni terör grupları, Fransa’da Türk hedefleri yanında, başka Fransız hedeflerine de saldırmaya başlayınca, kendileri ile temas eden aracılar vasıtası ile Fransa Hükümeti bu terör gruplarının terör eylemlerini durdurmaları karşılığında, Avrupa Parlamentosunda (AP) Ermeni soykırımını kabul eden bir karar alınmasını sağlama sözü verdi. Deveciyan, Hükümete yakın bir politikacıydı ve anılan uzlaşmanın sağlanmasında olduğu gibi daha sonra Avrupa Parlamentosundaki Fransız parlamenterlerin organize edilmesini düzenleyen kişilerden biridir. Fransızların bir Belçikalı parlamentere hazırlattıkları rapor Siyasal Komitede görüşüldü ve iki kez reddedildi. Ben o dönemde AT nezdinde Daimi Temsilciydim. Buna rağmen, Fransız Parlamenterler AP dahilindeki her kuralı çiğneyerek bir karar alınmasını sağladılar. Bu gelişmeler bana, Avrupa Birliği içinde hukukun üstünlüğü, ahlak, adalet ve hakçalık kavramlarının istendiği zaman çok kolayca çiğnenebildiğini göstermiş, güven duygumu sıfırlamıştır. Orası orman yasalarının egemen olduğu bir arenadır.

Amuran - Perinçek davasında gördüğümüz gibi soykırımın inkârı bazı ülkelerce cezalandırılıyor. İsviçre mahkemelerinin verdiği karar AİHM’ne götürüldüğü zaman dava dilekçesini siz yazmıştınız. İtirazınızı hangi teze dayandırdınız?

Tacar - AİHM‘nin önce 2. Daireye sunulan dava dilekçesinde, daha sonra İsviçre’nin konuyu temyize taşıması üzerine Büyük Daire’ye sunduğumuz cevabi layihadaki temel görüşümüz, Ermeni soykırımı iddiasını yadsımanın düşünceyi ifade özgürlüğüne girdiği noktasına odaklanmıştı. Adı üstünde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, AİH Sözleşmesinde kayıtlı insan hakları ile ilgili ihlalleri inceler ve karara bağlar. AİHM herhangi bir olayın, soykırımı olup olmadığı konusunda karar vermez. Bu konuda gözden kaçırılmaması gereken çok önemli bir husus var. AİHM Hrant Dink davasında 1915 olaylarının soykırımı olduğunu ileri sürenin de, Perinçek davasında “Ermeni soykırımı bir uluslararası yalandır” diyenin de, düşünceyi ifade özgürlüğünü korumuştur.

Bir olayın soykırımın sayılıp sayılmadığı konusundaki kararı Uluslararası Adalet Divanı ya da yetkili ulusal mahkeme verir. UAD Srebrenitsa’da soykırımı suçu işlendiğine hükmetmiştir. UAD Sırbistan-Hırvatistan davasında dava konusu edilen eylemlerin soykırımı sayılmadığına hükmetmiştir.

Amuran - Ermeni soykırımını destekleyenler, “Soykırımının Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesinin” 9. maddesini öne sürerek Osmanlı Devletini Ermeni soykırımına katılmakla suçluyorlar, verilen zararlardan ötürü Osmanlı devletinin devamı olarak gördükleri Türkiye Cumhuriyetinin de sorumluğu olduğunu iddia ediyorlar. Biz karşı iddialarımızda öncelikle nasıl bir strateji uygulamalıyız, stratejinin içeriği ne olmalı? Çünkü her iki tarafın da kayıpları oldu ama bizim kayıplarımız daha fazla.

Tacar - Uluslararası hukukta Devlet yargılanamaz. Devletin kurumları tarafından ika edilmiş bir zarar varsa, yetkili mahkeme, zararın verildiği yer mahkemesidir. Geçmişteki olaylar konusunda uygulanacak hukuk, olayın vuku bulduğu dönemde yürürlükte olan hukuktur. Bugün de geçerli olan hukuk ilkeleri şunlardır: Kanunsuz suç olmaz. Hiç kimse yargılandığı suçtan bir daha yargılanamaz. Eylem tarihinde yürürlükte olan yasanın öngörmediği mahkumiyet olmaz. Uluslararası hukukta bireysel cezai sorumluluk, o kişinin mensup olduğu Devlete yansımaz. İstirdat ve istimlak soykırımı cürümleri arasında yer almaz.

Türkiye’den tazminat isteyenler varsa, bu taleplerini yetkili mahkemeye taşımalarını ve kendilerine hukuksal yanıtların YETKİLİ mahkeme önünde verilmesini öneririm.

Dava açma konusunda, Türkiye’nin insiyatif almasını kesinlikle uygun görmem ve tavsiye etmem. Bu alanda duygusal davranmaya, fevri harekete hiç yer yoktur.

Amuran - Lobi etkinlikleri nasıl yapılmalı, bu işi doğrudan devlet mi üstlenmeli yoksa finansal kamu desteği sağlanarak belli bir kuruluş mu görevlendirilmeli?

Tacar - Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerinin finansmanını halk gönüllü katkılarla karşılamıyor. Bu alanda kurumsal destek sağlanması şarttır. Kamunun, arka planda kalarak bu alanda yapılacak çalışmaları, parasal ya da lojistik sağlayarak desteklemesi kanımca elzemdir. Türkiye’de bu alanda yapılan çalışmaları “Tanıtma Fonu” adındaki kaynağın verebileceği düşünülmekte ise de bu Fon siyasal iktidarlar tarafından yandaş kuruluşları veya onların projelerini desteklemek için kullanılmaktadır. Zaten o Fona aktarılan kaynak çok yetersizdir.

Yurt dışında (özellikle ABD’de) bu gibi faaliyetler eski yabancı siyasetçi veya emekli bürokratların kurduğu, çalıştığı firmalara havale edilmekte ise de, bundan yaralanma oranı çok düşüktür. Bir keresinde o firmalardan birinin yurt dışında görevli Büyükelçilerle yaptıkları -kendilerini bilgilendirme- konuşmalarını bile devlete fatura ettiklerini biliyorum. Kanımca o lobi firmalarına verilen para sokağa atılmıştır. Ben iddialara yurt dışında kurulacak sivil toplum örgütleri ve Türk tezini bilimsel olarak anlatabilen akademisyenler desteklenerek cevap verilmesini öneririm. Uluslarararası kabul gören- bilimsel dergilerde makale yayımlatılması ve bu makalelerin o sırada güncel olan sorunlara cevap araması lazımdır. Bu makalelerin telif ücretleri ödenmelidir. Bazı durumlarda makalelerin yayın giderleri de -örneğin satın alma garantisi verilerek- karşılanmalıdır.

Amuran - Gelelim Biden’ın açıklamalarına. Biden, seçmenlerine verdiği sözü yerine getirmiştir. Daha seçim sürecinde bu açıklamayı yapacağı biliniyordu. İstanbul yerine Costantinopolis demesinin amacı nedir sizce? Açıklamayla ilgili de düşüncelerinizi alalım.

Tacar - Biden’ın ve Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in Ermeni soykırımı iddiaları konusundaki pozisyonları belliydi. ABD ve Türkiye arasında S-400 krizi yaşanmasaydı ve ABD yasama organının soykırımı iddiasını tanıma konusundaki büyük baskısı bulunmasaydı, belki ABD Dışişleri Bakanlığının formülü olan Metz Yegern ve metin içine serpiştirilecek kırım gibi sözcüklerle bu yıl da geçiştirilebilirdi.

Metnin incelenmesi, ABD Başkanının bildirisine soykırımı sözcüğünün konulmasını, ancak Türkiye Cumhuriyetinin tazminat açısından ABD yargısı tarafından tazminat ödemeye mahkum edilmemesini sağlayacak bir formül bulunmasını istediğine işaret ediyor.

Bu konuda son olarak bir açık oturumda konuşan -Türk Hükumetinin ABD’deki davalarına giren- avukat Sn. Günay Evinç, ABD Dışişleri Bakanlığının bu amaca hizmet edecek bir metin hazırladığını duyurdu. ABD’de Ermeni diyasporasının avukatlarının hukuk........

© OdaTV


Get it on Google Play