Satıcının 'sahiden' ölümü |
1949 yılında, Amerikan rüyasının en parlak döneminde sahnelenen bir oyun, o rüyanın karanlık yüzünü anlatıyordu. Arthur Miller imzalı Death of a Salesman (Satıcının Ölümü), başarı baskısı altında ezilen sıradan bir adamın, Willy Loman’ın hikayesini sahneye taşıdı. Oyun, ilk kez New York’ta sahnelendiğinde yalnızca bir tiyatro eseri değil, aynı zamanda sistemin vaat ettiği hayatın çatlaklarını gösteren bir metin olarak yankı buldu.
Aradan geçen 75 yılın ardından aynı hikaye bu kez İstanbul’da sahneleniyor. Ancak bu kez tartışma, sahneden çok oyunun arkasındaki ekonomik yapı üzerinden yürütülüyor.
Daha doğrusu ana sponsor üzerinden…
Çünkü “Satıcının Ölümü”nün ana sponsorluğunu üstlenen, yalnızca bir kültür destekçisi değil; şehir hastanelerinden alışveriş merkezlerine, uluslararası gayrimenkul yatırımlarından Külliye’ye uzanan geniş bir ekonomik ağın parçası olan Rönesans Holding.
Bu durum, oyunun anlattığı hikayeyle sponsorun temsil ettiği ekonomik gerçeklik arasında dikkat çekici bir paradoksu görünür kılıyor.
Miller’ın metni, bireyin piyasa içinde değerinin nasıl ölçüldüğünü ve bu ölçümün dışında kalanların nasıl silindiğini anlatır. Willy Loman ne bir kahramandır ne de bir istisna; tam tersine sistemin içinde sıradanlaşmış, sonunda da gözden çıkarılmış bir figürdür. Eser, başarının bir zorunluluk haline geldiği bir düzende ‘başaramayan’ bireyin görünmezliğine odaklanır.
O Willy Loman’ın yaşadığı trajedi bugün, büyük ölçekli yatırımlarla büyüyen bir sermaye grubunun desteğiyle sahnede.
Başrollerde Halit Ergenç ve Zerrin Tekindor var.
Bu tablo ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Kapitalizmin birey üzerindeki yıkıcı etkisini anlatan bir metin, o sistemin en güçlü aktörlerinden biri tarafından finanse edildiğinde, eleştirinin yönü de değişir mi?
Sanat ile sermaye arasındaki ilişki yeni değil. Büyük prodüksiyonların önemli bir bölümü, yeterli teşvik olmaması nedeniyle sponsorlukla ayakta duruyor. Bu açıdan bakıldığında, böylesi bir oyunun geniş bir sahnede, yüksek prodüksiyonla izleyiciye ulaşabilmesi de büyük ölçüde bu ekonomik yapı sayesinde mümkün oluyor.
Tam da bu noktada tartışma derinleşiyor.
Çünkü mesele yalnızca bir oyunun hangi kaynaklarla sahnelendiği değil; o oyunun kimlere ulaşabildiği. Eleştirel bir metnin, eleştirdiği sistemin finansal çerçevesi içinde dolaşıma girmesi, bazılarına göre sanatın görünürlüğünü artırırken, bazılarına göre eleştirinin etkisini yumuşatıyor.
Bu tartışmayı büyüten bir diğer başlık ise bilet fiyatları. Oyunun yüksek maliyeti savunulsa da, fiyatların geniş kesimler için erişilmez seviyelere çıkması, oyunun anlattığı hikayeyle yeni bir çelişki yaratıyor.
Sosyal medyada yapılan yorumlar da bunu açıkça ortaya koyuyor. Bir yanda kapitalist düzende kimliğini kaybeden modern insanın trajedisini anlatan bir metin, diğer yanda bu hikayeye ancak belirli bir gelir grubunun erişebilmesi… Bazı izleyiciler bunu “emeğe saygı” ve “yüksek prodüksiyonun doğal sonucu” olarak değerlendirirken, bazıları tiyatronun bir ticarethaneye dönüşmesi riskine dikkat çekiyor.
Oyunu öven bazı köşe yazarlarının yaklaşımı ise fiyat meselesini açıklama noktasında yeterli görünse de, oyunun özündeki sistem eleştirisinin gerektirdiği sorgulamayı aynı ölçüde taşımıyor. Savunular, üretim koşullarının ekonomik gerçekliğine işaret ediyor. Ancak bu, sorunun tamamını açıklamıyor.
Çünkü burada asıl mesele, bir oyunun nasıl üretildiğinden çok, kimin için var olduğu. Kapitalizmin bireyi dışarıda bırakan yapısını anlatan bir metnin, benzer bir dışlayıcılık mekanizması içinde dolaşıma girmesi, eleştirinin sınırlarını da yeniden tartışmaya açıyor. “Sistem böyle işliyor” tespiti, bu çelişkiyi açıklasa da ortadan kaldırmıyor.
“Satıcının Ölümü”nün sorduğu soru değişmedi: Bir insanın değeri neyle ölçülür?
Ancak oyunun bugünkü bağlamı soruya yeni bir katman ekliyor:
Büyük bir holdingin desteklediği kapitalist sistem eleştirisi, izleyiciye ne kadar sahici gelir?
Kapitalizmin bireyi nasıl tükettiğini anlatan bir oyunun, yüksek bilet fiyatları nedeniyle tam da o bireyin erişemeyeceği bir kültürel ürüne dönüşmesi neticesinde, sanatın kimin için üretildiği sorusunu sormak, pek de abesle iştigal değil gibi...