Okul baskınlarının görünmez yönü |
ABD’nin Colorado eyaletinde bulunan Columbine Lisesi’nde 20 Nisan 1999 günü iki öğrenci tarafından gerçekleştirilen silahlı saldırıda 12 öğrenci ve 1 öğretmen hayatını kaybetti, 20’den fazla kişi yaralandı. Saldırganlar olayın ardından intihar etti.
Olay, ABD yakın tarihinde bulaşıcı okul saldırılarının başlangıç noktası olarak kabul edilirken, yoğun medya ilgisi nedeniyle sonraki saldırılara ilham veren bir ‘bulaşma/taklit etkisi’ tartışmasını da başlattı.
Bu zincir nasıl başladı:
Saldırganların isimleri, görüntüleri, videoları medyada bir anda yayıldı. Günlükleri ve düşünceleri uzun uzun analiz edildi. Literatürde bu durum ‘killer celebrity’ (ünlü katil) olarak geçiyor.
Columbine hakkında yaygın olarak kabul edilen hikaye de büyük ölçüde yanlış kuruldu. O dönem medyada hızla yayılan anlatı (iki dışlanmış gencin zorbalığa uğradığı ve intikam aldığı hikayesi) gerçekliği basitleştiren ve romantize eden bir çerçeveydi. Bu mitolojik versiyon, saldırıyı anlaşılır ve hatta bazıları için anlamlı bir hikayeye dönüştürdü.
Araştırmalara göre Columbine katliamından sonra 20’den fazla okul saldırısı (Virginia Tech, Sandy Hook, Parkland gibi) ‘bulaşıcı’ olarak değerlendirildi. 50’den fazlası plan aşamasında engellendi.
Bulaşıcı olduğu kanaati, saldırganların ‘Oradaki gibi yapmak istedim’ beyanlarıyla güçlendi.
BULAŞICI SALDIRI NEDİR
Sherry Towers, ABD’de Arizona State University’de çalışan bir fizikçi ve veri bilimci. Çalışma alanı aslında epidemiyoloji ve istatistiksel modelleme; yani bulaşıcı hastalıkların nasıl yayıldığını inceleyen matematiksel yöntemleri kullanıyor. Towers bu yöntemleri kitlesel şiddet olaylarına uygulayarak literatürde önemli bir kırılma yarattı: en çok referans verilen çalışması, 2015 yılında yayımlanan “Contagion in Mass Killings and School Shootings” (Kitlesel Cinayetler ve Okul Saldırılarında Bulaşma Etkisi) başlıklı makale.
Bu çalışma, her saldırının yeni saldırı riskini istatistiksel olarak artırdığını ortaya koyan ilk kapsamlı analizlerden biri olarak kabul ediliyor.
Towers ve ekibi,yaptıkları analizlerde ‘self-exciting process’ (Kendi kendini tetikleyen süreç) denilen bir yapı tespit etti. Buna göre bir saldırı, sonraki günlerde yeni bir saldırı ihtimalini ölçülebilir biçimde artırıyor. Çalışmanın en çok alıntılanan bulgularından biri, bu etkinin ortalama yaklaşık iki hafta sürdüğü. Yani bir saldırının ardından yaklaşık 10–14 günlük bir ‘risk penceresi’ oluşuyor (bir çeşit bulaş süresi). Bu süre içinde yeni bir saldırı gerçekleşme ihtimali normal zamana göre anlamlı biçimde yükseliyor.
Bu modele göre her büyük saldırı, istatistiksel olarak yaklaşık 0.2–0.3 yeni saldırıyı tetikliyor. Yani her olay doğrudan bire bir kopya üretmese de, sistemin genelinde saldırı sıklığını yukarı çeken bir zincir etkisi yaratıyor.
Bu modelin somut örnekleri de var. 2015 yılında ABD’de Charleston’daki kilise saldırısı ulusal gündem olduktan sonra, Ağustos ayında Virginia’daki televizyon yayını saldırganı bu olaya atıf yaptı; birkaç ay sonra Oregon’daki Umpqua Community College saldırganı da benzer şekilde önceki saldırılardan etkilendiğini yazdı.
Özetle Towers, medyada geniş yer bulan saldırıların, kısa vadede yeni saldırı riskini artıran bir tetikleyici işlev gördüğünü söylüyor.
“KATİLİN ADINI ANMAYIN”
Adam Lankford, Alabama Üniversitesi’nde kriminoloji alanında çalışan bir akademisyen: saldırı zincirlerinin psikolojik ve kültürel mekanizmasına odaklanıyor. Araştırmaları özellikle kitlesel saldırganların psikolojisi, motivasyonları ve davranış kalıpları üzerine yoğunlaşıyor. Lankford’un bu alandaki en etkili çalışmaları 2015–2018 arasında yayımlandı. Özellikle 2016 tarihli “Fame-seeking Rampage Shooters” (Şöhret arayan kitlesel saldırganlar) çalışması ve 2018’de American Behavioral Scientist dergisinde yayımlanan “Don’t Name Them, Don’t Show Them” (İsimlerini Vermeyin, Yüzlerini Göstermeyin) makalesi, saldırganların şöhret arayışıyla hareket ettiğini ve medya ilgisinin bu davranışı beslediğini ortaya koyuyor. Bu çalışmalar, bulaşma etkisinin yalnızca istatistiksel değil, aynı zamanda psikolojik bir motivasyon mekanizmasıyla da çalıştığını gösteren temel kaynaklar arasında yer alıyor.
Lankford araştırmalarında, saldırganların medya ile doğrudan temas kurduğu, manifestolarını gönderdiği ya da saldırı sırasında bile medyada yer bulup bulmadığını kontrol ettiği örnekleri belgelerle gösteriyor. Lankford’a göre bu durum tesadüf değil; aksine sistematik bir motivasyon. Daha da çarpıcı olan, şöhret arayan saldırganların ortalama olarak diğer saldırganlara kıyasla iki kat daha fazla kişiyi öldürüp yaralaması.
Bunun nedeni, medya ilgisinin doğrudan kurban sayısıyla ilişkili olması. Yani saldırganlar yalnızca öldürmek için değil, daha fazla görünür olmak için daha fazla öldürüyor.
Lankford’un çalışmalarında dikkat çeken bir diğer bulgu, saldırganlar arasında açık bir rekabet dinamiği oluştuğu. Örneğin bazı saldırganlar, tarihteki en yüksek can kaybına ulaşmayı hedeflediklerini yazıyor; bazıları ise önceki saldırıları inceleyip “hangisi daha çok ses getirdi” diye analiz yapıyor. Bu durum, medyanın davranışı şekillendiren bir aktör haline geldiğini gösteriyor. Lankford bu noktada ‘bulaşma’ ve ‘taklit’ etkisini birlikte ele alıyor. Taklit etkisi, saldırganların doğrudan önceki failleri model alması anlamına geliyor. Bulaşma ise daha geniş bir süreç: şiddetin bir fikir olarak yayılması.
Saldırıya dönüşmese bile, bu fikir toplum içinde dolaşıma giriyor ve risk havuzunu büyütüyor.
Bu çerçevede her iki araştırmacının kesiştiği nokta: Medya kapsamı…
Towers’ın modelleri, ulusal çapta geniş yer bulan saldırıların ardından riskin arttığını gösterirken; Lankford bu ilginin saldırganlar için doğrudan bir ödül olduğunu savunuyor.
MEDYA ETKİSİNİ SINIRLAMA ÖNERİSİ
Sheryl Towers çözüm önerisi olarak medya etkisini anlamak ve sınırlamak üzerinden ilerliyor. Ve özellikle saldırı sonrası ilk iki haftanın kritik olduğunu, bu dönemde haber dilinin ve yoğunluğunun dikkatle yönetilmesi gerektiğini vurguluyor.
Bu yaklaşım, intihar haberlerinde uygulanması gereken kısıtlamalara benzetiliyor; çünkü intiharlar için de aynı bulaşma etkisi bilimsel olarak kabul edilmiş durumda.
Lankford’un önerisi literatürde en çok tartışılanlardan biri: “Don’t Name Them, Don’t Show Them” yaklaşımı. Yani saldırganların isimlerinin ve yüzlerinin yayımlanmaması.
Bu öneri yer yer sansür olarak eleştirilse de Lankford öyle düşünmüyor; Ona göre saldırının tüm detaylarının haberleştirilmeli, yalnızca failin kişisel kimliğinin merkeze alınmamasını istiyor.
Okul saldırılarının en çok yaşandığı ülkelerin başında gelen ABD’de en çok referans alınan İki akademisyenin çalışmaları süzgeçten geçirildiğinde varılan nokta şu:
Eğer saldırganın en büyük motivasyonlarından biri tanınmaksa, bu ödül ortadan kaldırıldığında bazı saldırılar hiç gerçekleşmeyebilir.
Lankford’a göre bu yaklaşımın küçük bir etki yaratması bile yüzlerce hayat kurtarma potansiyeline sahip.
Özetleyecek olursak; yapılan saldırıların medyada büyük yer alması, motivasyonu ismini duyurmak olan saldırganlar için bir ödüle dönüşebiliyor. Columbine Lisesi Katliamı ile başlayan bu etki medyanın ‘gönülllü’ sınırlandırmaya gitmesiyle mümkün - zira haber almak herkesin hakkı ve işin bir de basın özgürlüğü kısmı var. Nitekim ABD’de birçok medya kuruluşu, intiharların bulaşıcı olduğu gösterildiği için bu tür haberleri sınırlı şekilde vermeyi yazısız bir kural olarak benimsedi. Benzer örnekleri okul saldırılarında da görmek mümkün.
Bu durum, sosyal medyanın hakim olduğu günümüzde bu gönüllülüğün medya çalışanlarının olduğu kadar bireylerin de sırtında olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Akademik çalışmaların ortaya koyduğu gibi; yayınlanan her görüntü ve isim, olası bir diğer saldırının fitilini ateşliyor olabilir.