Kraliçe Elizabeth 100 yaşında: Onu bir de böyle okuyun |
Kraliçe II. Elizabeth’in mirasını yalnızca parıltılı taçlar, bitmek bilmeyen törenler ve "İngiliz ulusunun ninesi" imajı üzerinden okumak, tarihsel gerçekliğe yapılabilecek en büyük yanlışlardan biri... Yaldızlı Buckingham Sarayı'nın ardında Kraliyet sınıfının kendi imtiyazlarını korumak uğruna başvurduğu yer yer kurumsal yozlaşmayı, örtbas operasyonlarını ve kibri de bilmek elzem.
KRİZİN GETİRDİĞİ TAHT
Her şeyden önce, Elizabeth'in tahta çıkışı bizzat kraliyetin içine düştüğü derin bir yozlaşma krizinin sonucuydu. 21 Nisan 1926'da Londra'nın elit bölgesi Mayfair'de doğan Elizabeth'in aslında kraliçe olması beklenmiyordu. Ne var ki amcası Kral VIII. Edward'ın Amerikalı Wallis Simpson ile evlenmek için tahttan feragat etmesiyle ‘kazara’ geçecekti. Kraliyetin resmi tarihi bunu romantik bir aşk hikayesi olarak pazarlasa da, işin aslı çok daha karanlıktı.
Edward, bizzat Adolf Hitler'i ziyaret edip ona Nazi selamı veren biriydi. Hatta Edward'ın küçük Elizabeth'e de Nazi selamı vermeyi öğrettiği İngiltere’nin yazılı olmayan tarih anlatılarında bahsedilir. Birinci Dünya Savaşı sırasında Alman kökenlerini gizlemek için adını "Windsor" olarak değiştiren asıl adıyla Saxe-Coburg-Gotha Hanedanı, bu bağlarını tarihsel hafızadan silmek için her yolu denemişti.
Babası Kral VI. George'un 1952'deki ölümü üzerine, Kenya'da bulunduğu sırada tahta çıktığını öğrenen Elizabeth, işte böyle bir sınıf mirasını devralmıştı.
Hayatına dair ana akım medyada pek anılmayan tarihsel detaylar, monarşinin tuhaf doğasını da özetler nitelikte. Misal, Elizabeth'in aşık olduğu Prens Philip'in geçmişi aristokrasinin standartlarına göre bile o kadar sorunluydu ki, babası VI. George bizzat polis teşkilatı Scotland Yard'ı devreye sokarak müstakbel damadı hakkında gizli bir istihbarat dosyası hazırlatmıştı.
Ancak Elizabeth'in saltanatı dönemindeki skandallar bununla sınırlı değildi. Kraliçe, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Sovyetler Birliği için casusluk yaptığını itiraf eden Anthony Blunt'ı, sırrı açığa çıktıktan sonra dahi yıllarca kendi kişisel sanat danışmanı olarak sarayda tutmaya ve çalıştırmaya devam etti. Bu akıl almaz tavizkarlığın sebebi elitist bir hümanizm falan değildi; Blunt, eski Kral Edward ile Hitler'in ajanları arasındaki karanlık ilişkileri belgeleyen 4 bin’e yakın mektubu kraliyet adına ele geçirip sır olarak saklamayı başarmıştı. Kurumun bekası ve ailenin Nazi geçmişinin örtbas edilmesi, İngiliz devletinin ulusal güvenliğinden bile önce geliyordu.
Benzer bir sınıfsal güvenlik zafiyeti de 1982'de, Michael Fagan adlı bir adamın sabah saatlerinde elinde kırık bir cam parçasıyla Kraliçe'nin yatak odasına kadar girebilmesiyle yaşanmıştı. Dünyanın en çok korunan monarşik yapısının içine düştüğü bu absürtlük, Kraliçe'nin hiçbir şey olmamış gibi yatağında oturup davetsiz misafirine sigara ikram etmek zorunda kalmasıyla trajikomik bir hal almıştı.
KRALİÇE’NİN ‘EN KÖTÜ YILI’
Sarayın görkemli asaletinin en ağır darbelerden birini aldığı dönem, bizzat II. Elizabeth'in Latince ‘annus horribilis’ (korkunç yıl) olarak adlandırmak zorunda kaldığı 1992 yılıydı.
İlk büyük sarsıntı, Kraliçe'nin tek kızı Prenses Anne'in cephesinden geldi; deniz subayı Timothy Laurence'tan aldığı gizli aşk mektuplarının gazetelere sızdırılmasıyla başlayan süreç, Anne'in 1992 yılında eşi Mark Phillips'ten resmen boşanmasıyla noktalandı. Henüz bu skandalın dumanı tüterken, bir başka olay patlak verdi ve Prens Andrew'un eşi Sarah Ferguson'ın, Amerikalı finans danışmanı John Bryan'la çekilen uygunsuz fotoğrafları ifşa oldu. Fakat kurumsal prestije asıl yıkıcı darbeyi indiren gelişme, dünyaya bir peri masalı gibi sunulan Prens Charles ve Prenses Diana evliliğinin çöküşüydü; 1992'de resmi bir ayrılıkla sonuçlandı.
IRKÇILIK, İZOLASYON VE ELİTİST CEZASIZLIK
Elizabeth saltanatı boyunca bir "istikrar" sembolü olarak konumlandırılmış olsa da, aslında temsil ettiği kurum doğası gereği tepeden tırnağa beyaz üstünlükçü ve ırkçı bir çekirdeğe sahipti. Eşi Prens Philip'in Avustralya yerlilerine "Hala birbirinize mızrak atıyor musunuz?" demesi veya Çinlilere yönelik aşağılayıcı yorumları, kuruma sinmiş sömürgeci zihniyetin en filtresiz dışavurumuydu. Bu ırkçı damar, torunu Prens Harry ile Meghan Markle'ın doğacak çocuğunun "ten renginin ne kadar koyu olacağı" üzerinden yapılan saray içi sorgulamalarla on yıllar sonra tekrar kanıtlandı.
1997 yılında Prenses Diana'nın şüpheli ölümü ise hala en büyük tartışma konularından biri. Dünya Lady Di için yas tutarken Kraliçe'nin Balmoral Şatosu'na kapanması ve günlerce tek bir açıklama yapmaması, insani duygular konusunda sorgulanmasına neden oldu.
Fakat Kraliçe'nin hanesine yazılacak en ağır suç ortaklığı şüphesiz ki küçük oğlu Prens Andrew skandalı... Uluslararası bir pedofili ağının lideri Jeffrey Epstein ile oğlu Andrew’un dostluğu, reşit olmayan Virginia Giuffre'ye yönelik cinsel istismar suçlamaları ayyuka çıkmasına rağmen Kraliçe’nin bu durumu yıllarca kurum içinde saklamayı tercih etmesi, oğlunu göz önünden kaçırması çok da yenilir yutulur türden değildi.
Andrew yıllar sonra bu sebeple tüm Kraliyet unvanlarından mahrum bırakıldığında annesi Elizabeth hayatta değildi.
Toparlamak gerekirse; 96 yıllık hayatının 70 yılını tahtta geçiren Kraliçe II. Elizabeth’in gerçek portresi, masallardaki gibi şefkatli ve fedakar bir hükümdar olarak çizildiğinde eksik kalıyor.
Harry Truman’dan Joe Biden’a 14 ABD Başkanı gören Elizabeth’i yalnızca dolabındaki kıyafetleri, çok sevdiği Corgi cinsi köpekleri, atlara olan sevgisi, taktığı mücevherleri ile anmak, tarihi doğru öğrenmek isteyenler için yanlış okuma olacaktır.