menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Netflix’te kuytuda kalmış bir cevher

28 0
yesterday

Adın zihninin kıvrımlarında gülerken kaybolduğunuz bir hikaye.

Geçmiş ne zaman geride kalır? Unutunca mı, yüzleşince mi?

Netflix’te izleyiciyle buluşan 8 bölümlük İrlanda yapımı How to Get to Heaven from Belfast (Belfast’tan Cennete Nasıl Gidilir), üst üste en iyi dizi seçilen Derry Girls’ün yaratıcısı Lisa McGee imzası taşıyor. Çocukluk arkadaşlarının ölüm haberiyle sarsılan üç kadının hikayesini gizemli ama mizahi bir çizgide buluşturan yapımın yönetmen koltuğunda Michael Lennox otururken, başrolleri Roísín Gallagher, Sinead Keenan ve Caoilfhionn Dunne paylaşıyorlar.

Dizinin açılış sekansı, Belfast’ta kendi hayatlarına savrulmuş üç kadın Dara, Saoirse ve Robyn’in uzun zamandır görüşmedikleri çocukluk arkadaşları Greta’nın ölüm haberini almalarıyla başlıyor. Bir araya gelip şehir dışındaki cenaze evine gitmeye karar veriyorlar ve bu sırada yapımın mizahi tonu da yavaş yavaş öne çıkıyor. Onlara gelen mesajda henüz 30’larının sonunda olan Greta’nın neden öldüğü yazmıyor. Bu gizem, Greta’nın yaşadığı ve aynı zamanda tabutunun da bulunduğu eve gidilmesiyle daha da artıyor; çünkü aile, bu üçlüye karşı ürkütücü olabilecek kadar tuhaf bir tavır sergiliyor. Verdikleri cevapların tutarsızlığıyla iyice garipleşen bu durumun, üç kadının yıllar önce Greta ile birlikte yaşadığı “sır” niteliğindeki olayla bağlantılı olabileceği ihtimali merakı daha da körüklüyor.

Bir tarafta arkadaşlarına karşı son görevlerini yerine getirmenin vicdani ağırlığı; diğer tarafta Greta hakkında hatırladıklarıyla karşılaştıkları gerçeklik arasındaki fark büyüdükçe, eski arkadaşlarının hayatına dair bildikleri her şey parçalanıyor. Hem birbirleriyle hem de yıllardır üzerini örttükleri sırlarla yüzleşmek zorunda kalan eski dostlar için bu yolculuk, bir cenazeden çok, geri dönüşü olmayan ama zekice kurgulanmış, yer yer gülümseten bir hesaplaşmaya dönüşüyor.

Her biri ortalama 50 dakikadan oluşan dizinin hikaye örgüsü lineer bir anlatıdan gitmiyor. Geçmiş ve bugün arasında kurulan geçişler, karakterlerin de iç dünyasına güçlü bir fener tutuyor. Bu noktada dizinin önemli bir damarı var: çocukluktan gelen dostluğun, her şeyi söyleyebilme ve buna rağmen birbirini tolere edebilme gücü. Böyle olunca yapımın kalbi, sakınmadan kurulan cümlelerin aldığı riskle daha yüksek tempoda atıyor. Bu da üç kadın arasındaki ilişkinin zaman zaman sevgiyle, bazen suçlulukla, kimi zaman da öfkeye yaklaşan bir gerilimle ilerlemesine yol açıyor. Bu dalgalanma, hiç düşmeyen temposuyla diziyi sürükleyici kılan en önemli unsurlardan biri. Buna akıllıca kurgulanmış bir polisiye arka plan ve yer yer karikatüre yaklaşsa da gerçekliğinden asla şüphe etmediğimiz karakter defoları eklenince, yapım kendine özgü samimi bir gerilim hattı kuruyor.

GERÇEK HAYATTA DA BİR YERLERDE YAŞIYOR GİBİLER…

Gerek oyunculuklar gerekse de senaryo bu çok katmanlı yapıyı taşıyabilecek kadar güçlü. Roísín Gallagher’ın hayat verdiği Saoirse, grubun en dağınık ama en yaratıcı zihni. Başarılı bir televizyon yazarı; dışarıdan bakıldığında hayatı “kurulmuş” gibi ama iç dünyası sürekli taşma halinde. Kaotik, dürtüsel ve yer yer kendiyle çelişen bir karakter. Gerçeği kontrol edemediği anda hikaye yazmaya başlıyor. Gallagher bunu öyle doğal taşıyor ki Saoirse sanki her an bir şeyden kaçıyor ama nereye kaçtığını kendisi de dahil kimse bilmiyor gibi...

Sinéad Keenan’ın hayat verdiği Robyn ise grubun “derli toplu görünen ama dağılmak üzere olan” tarafı. Üç çocuk annesi, evli, dışarıdan bakınca en stabil duran Robyn aslında ince bir ipte yürüyor. Sürekli kontrol etmeye çalışan, toparlayan ve grubun en dobra sözcüsü de aynı zamanda. Özellikle hayati bir çıkmazdayken en ufak detayda takılıp kalması, “kadın zihni” kavramına ince bir mizahla göz kırpıyor.

Caoilfhionn Dunne’nin canlandırdığı Dara ise üçlünün en donuk görünen ama aslında en derin karakteri. Hala çocukluk evinde yaşayan, annesine bakan ve hayatı askıya alınmış Dara içe kapalı, bastırılmış ve alışkanlıklarının içinde sıkışmış biri. Ama tam da bu yüzden geçmişle bağı en güçlü olan da o. Dara yüzleşmekten kaçmıyor—kaçamıyor. Dunne’un performansı bu çözülmeyi sakin ama etkili bir yerden verirken, üçlü arasındaki dengeyi de kusursuz kuruyor.

Ve aslında tüm hikayenin merkezi Natasha O'Keeffe’nin canlandırdığı Greta. Ölüm haberini aldıkları dördüncü arkadaş. Ama dizinin en canlı karakteri o. Çünkü herkesin hafızasında başka bir Greta var. Gizemli, mesafeli, travmatik… Ve ne ilginçtir ki yapımın büyük bölümü Greta’nın hikayesini çözmekten çok, ona düğüm üstüne düğüm atmakla ilerliyor.

Dizi, kostüm ve müzik tercihleriyle izleyiciyi ince ince 90’ların ruhuna geri çağırıyor. Tamamen o yıllara özgü bir renk paletiyle, derdi “nostaljik görünmek” olmayan bir estetik kuruyor. Karakter tipolojileri de bu döneme ait tanıdık bir his taşıyor. Belfast’tan Kuzey İrlanda’nın kırsalına uzanan bu atmosfer, geniş alanların ortasında sıkışmışlık hissini büyütüyor. İlginç olan şu ki, bu soğuk coğrafyanın içindeki anlatı dilinin Akdeniz sıcaklığına daha yakın bir ton taşıması…

Onca platform ve seçenek arasında dizi bulmanın kolay, ama devam etmeye yönelik motivasyonun giderek zorlaştığı bir dönemde How to Get to Heaven from Belfast, kuytuda kalmış bir cevher gibi duruyor. Özellikle kadın zihninin kıvrımlarına projektör tutan tavrıyla, hem bunun içinden beslenen hem de bununla ince ince dalga geçen yapısıyla izleyiciyi—özellikle kadınları—yakalamayı başarıyor.

Kısaca, hem zekice yazılmış bir dostluk hikayesi hem de gülümseten bir polisiye izlemek isteyenler için, bu dizi fazlasıyla iyi bir seçenek…


© OdaTV