Süreyya Berfe ile birkaç yıl önce söyleşi yapma olanağı bulmuştum. Altmış yılın ardından hala kendisine ‘Kalfa’ diyebilen, ‘Pen Şiir’ ödülü de dahil olmak üzere pek çok ödül almış, üzerine doktora tezi yazılmış bu değerli şairimizi sizlere daha yakından tanıtmak için konuştuklarımızı tekrar derledim.

Bir gün her şey sona erse
ihtiyarlasa kafam, kalbim ve şiirim
hiçbirini hatırlamasam yaşadıklarımın
etimdeki ateş, derimdeki alev beni terk etse
hiç kimse de bilmese…
Mutlaka uyanacağım sabahların en sessizinde
kim bilir neler geçecek aklımdan
dar mı gelecek odalar, evler, şehirler
dar mı gelecek geçmiş günler, kağıtlar, kitaplar
dar mı gelecek zaman bilmiyorum
Kalkıp uzanacağım bir kanepeye
uyandığımda ”Dünya” diyeceğim
”insanlar ve hayat”
bakıp pencereden bir ağaca
bir börekçiye, bir manava, bir sabahçı kahvesine
şımardıkça yorganı başına çeken çocuğa
babasına masal anlattıran bir genç kıza
yaşarken hiçbir şeyini esirgemeyen bir kadına
bakıp bütün bunlara:
”Dünya, insanlar ve hayat” diyeceğim
”Sizi sevdiğim için oluyor, ne oluyorsa”.

Süreyya Berfe’yi hatırlatmak için onun bu dizeleriyle başlamak istedim. Yalnızlığını bir derviş hırkası gibi sırtına giyerek köşesine çekilmiş. ”…bunlar önemli değil, önemli olan okuyabilmek, yazabilmek, düşünebilmek.” diyen şairimizi kendi sözcükleriyle, ağzından okuyacaksınız.

‘Şiir yazmaya ilkokulda başladım. Şiirmiş onlar, şiire benzer şeyler… Beni etkileyen marul tarlaları oldu, Afyonda. İlkokulu Afyon’da okuduk. İlkokul dört ya da beş yazı galiba ya da yaz sonu. Yani on, on bir yaşlarındayken. Mecidiyeler vardır, Afyon’dan İzmir istikametine giden trenlerin son istasyonunun kalktığı yere giderken, sağdan birinci ikinci üçüncü mecidiyeler, Afyon kalesinin olduğu yerin karşısındaki orta sivri dağın eteklerindeki mahalleler. Memur, işçi yarı yoksul filan insanların oturduğu yerler. Bizim evimiz de ikinci mecidiyedeydi. Köşede, karşısında da büyük bir tarla. Soğan moğan, maydanoz, sebze meyve, bir şeyler yetişirdi. Bir köşede de marul vardı düz marul, kıvırcıklar da vardı. Düz marullar olduğu zaman dış kabukları ayıklanır ineklere falan verilir, kalan göbekli kısmı iyi yapraklar, onlar traktörün arkasında taşıyacak olan şeylere yerleştirilirdi. O marullara bayılırdım. Dış kabukları ayıklandıktan sonra, kökleri bu tarafa bakıyor bir kısmı, bir kısmı öbür tarafa bakıyor, öyle dizerler onları. Nasıl bir manzara! Sonra topraktaki hallerine bakmaya başladım; büyümeye başladılar ufak ufak yapraklar büyüyor. Kıvırcıklar da var, bunlar da var. Gübre verirlerdi yağlansın yapraklar irileşsin diye. Böyle, pencerenin kıyısında oturur dalgın dalgın seyrederdim onları.’

‘Sonra komşulara gidilirdi; akşam gelmeleri gitmeleri oturmalarında nereye gitsek çoğu evde duvar takvimi vardı. Yapraklarını isterdim çünkü orada şiirler vardı. Saatli maarif takvimi; yemek tarifleri, özlü sözler falan vardı. Şiirler de vardı ufak tefek, gerek Türk şiirinden gerek dünya şiirinden. Öyle fazla zor şeyler değildi, çoğunu herkesin bildiği. Ama ben nedense onları büyük bir merakla okurdum ve biriktirirdim o kağıtları. Meğer ben bir şiir severmişim haberim yok! Gördüm mü vazgeçemezdim, mutlaka okurdum. Sonra, işte böyle okuldakiler yetmemeye başladı. Etrafta kütüphanesi olanlara söylerdim. Var mı, gidelim sizin kitaplığa bakalım, diye. Bazen okul kütüphanesine, milyonda bir, beyefendi (babası) itiraz etmeyecek de gideceğiz. Öyle işte. Marullara bir şeyler karalamışım ama rahmetli annem nereye koymuş bulamadı, çok sık ev taşınıyor, öyle geldi gitti. İlk başlayıp da bitirdiğim şiire benzer, şiir denebilecek şey, beyefendi bademcik ameliyatına gidecek, ben de tehlikeli bir şey sanıyorum, ona yazmışım. İlk böyle başladı. Karalama, müsvedde falan gibi değil, adamakıllı yazmışım. İlkokul dört beş gibi.’

‘Sora da bulduğum her şiiri okuyup saklanacak varsa saklayarak devam ettim, yabancı şairleri de merak ederek. Çevirilerden, dergilerden, kitaplardan, çevremdekilerin kütüphanelerinden, okul kütüphanelerinden… Ama bizim hazret anladı durumun kötü olduğunu bir sürü şeyi yasakladı ve engelledi. Kaldı ki kendisi önce Saint Joseph, sonra Fransız Filolojisi mezunu. Nasıl, aklım ermiyor! Ama ne yaparsa yapsın devam ediyor. Sağ olsun anacım rahmetli, anneler tabi kadınlığın getirdiği herhalde, daha yumuşak, daha koruyucu, daha ana. O saklardı. Bir maaş dört nüfus kolay değil. Anadolu’da oradan oraya. Sedir bile zor. Evladım, sen git portakal kasalarını al pazardan, onları ters çevir duvara daya, üzerlerine örtü mörtü, ıvır zıvır, al sana sedir. Millet anlamazdı bile altında portakal sandığı olduğunu. Sonra benim suç unsurlarını onların arasına koyup kapatırdı, kitaplarımı ve şiirlerimi. Eve bakın! İlkokul sonundan başlayarak ortaokul, lise filan böyle gitti. Sonra bir hır çıktı. Ciddi bir hır, ayrıldı yollar vs. Yani mücadele. Bu toplumda geldik bu hale ama eh be bilader, eh be bilader! Dünyada her toplumda böyle mi yetişti acaba şair milleti? Pes, teslim! Olacak şey değil! Bir kısım öğretmenlerin ayrı, evde baban, -anan hariç-, okuldakilerin bir kısmı karşı. Bir kısmı değil. Ne var yahu, kitap, şiir okumakta! Steinbeck, Hemingway okuyorsun, ne var bunda, olacak iş değil!’

‘Neyse… İlk şiirim bir dergide çıktı. Hevesli, amatörce çıkan dergiler vardı Zeren, Yelken, ona benzer şeyler. Gençlerin bir araya gelip çıkardığı şeyler. Oralarda S. olarak, başka isim yok, öyle. Bir iddiam da yok ama alamıyorum kendimi. İçimden yazmak geliyor. Yoksa öyle kitabım çıksın, ünlü olayım, şair olayım, bilmem orda yayınlansın, burda yayınlansın, böyle bir şey yok. Bilinmesin, tanınmayayım da! Hiç umurumda değil! Hala da öyledir. Hiç üzerine düşmem. Şiir kendi yolunu açar, ben ona inanırım. Reklam, propaganda, orda görün, burda görün, pozlar, fotoğraflar, ohoo! Okur da iyi bir şiir okuruysa arar bulur. Çünkü biz öyle yaptık. Beyazıt’taki sahaflara okula giderken mutlaka uğrardım. Kurcalardım. Evler yıkılır, terkedilmiş, yanmış, sahipleri ölmüş. Her neyse, bir evden kalan kütüphane veya kitaplar tepeleme böyle; 25 kuruş, 50 kuruş, 75 kuruşluk tepeler. Oralara gider, karıştırırdık, işimize yarar kitap bulabilir miyiz, diye. Ben şeyi buldum orada, ne gündü! Okula filan da gitmedim, öleceğim kalpten, Necip Fazıl’ın Çile kitabının ilk baskısını. Üf üf! Bir de imzalı! Kim olduğu belli olmayan biri. Bilmem kim bilmem kime, imza. Define! Fakat imza çok ilginçti, kütüphanede vardır mutlaka. Barbaros’taki (Süreyya Berfe bütün kitaplarını Urla, Barbaros Köyünde kurulan İlkdördün Kültür ve Sanat Vakfına bağışlamıştır.) vakfın kütüphanesinde. Altmış yılın üzerindedir o kütüphane. Çok zengin! Altmış yılı aşkın aldığım bütün dergiler, kitaplar orada. Bu da vardır mutlaka. Neyse, kendine üstat demiş garibim. Üstat Necip Fazıl. Kendi yazmış. Yahu karşılaştırıyorum, yakından bakıyorum yazı aynı başkası yazmamış o üstat yazısını. Kendine üstat demiş. Sonra şiire yakın arkadaşlarla konuşurken, oğlum, dediler, sen yeni mi öğreniyorsun buna herkes üstat, der. Herif de inandı üstat olduğuna, üstat yazıyor.’

‘Yok canım, ustam mustam, bilmem ne. ‘Kalfa’ de gitsin! (Süreyya Berfe Toplu Şiirlerini, Kalfa adıyla çıkarmıştır.) Bir de enteresan isimler buluyorlar. Tuhaf şeyler. Eh işte laf ola beri gele. Böyle.’

‘İlk basılan şiirlerime dönersek, yıl 1961-62. Yön dergisi çıkıyordu o zamanlar. Doğan Avcıoğulları’nın çıkardığı dergi. Yön, haftada altmış, yetmiş bin satan bir dergiydi. 27 mayıstan sonraki özgürlük ortamında çıkan bir dergi. Onun kültür sanat sayfasını Fethi Naci yapıyordu, eleştirmen Naci abi. Duymuş arkadaşlardan, getir şu şiirleri, dedi. Hayrola ne şiiri Naci abi, falan. Hiç anlamam, dedi. Bak baban benim Fransızca öğretmenim, Erzurum Lisesinden tanışırız, gelir eve, evden alırım, dedi. Allah, yakalandık! Peki. Verdim, aralarından seçti, yayınladı. O duygudan sonra anladım ki, kitap olarak da yayınlansa, dergilerde de yayınlasam, şimdikinden çok daha tanınan bilinen biri de olsam, hoşlanmıyorum bu işten. Onun için önlemek için ne lazımsa yapayım. Kimler neler söyledi. Bilmem ne diline çevirseniz filan. Utandım biraz, sıkıldım da! Mahalledeki insanlar anneme gelmişler, a Süreyya’nın şiiri çıkmış, bilmem ne. H. Süreyya Kanıpak, imza bu. H.: Hikmet, nüfustaki adım babamın babasının adı, doktor bey. O zamanlar Acıbadem’de özel liseler vardı, onlardan birine gidiyordu babam akşamları. Çocuklar da geliyor ayrıca Fransızca çalışmak için eve. Bir gün dediler ki, abi gezelim biraz, şöyle deniz kenarına, Kadıköy’e. E gittik. Mırın kırın ediyorlar aralarında, bir şey söyleyecekler. Yahu söylesenize ne oldu? Bir şey mi oldu? Abi, dediler, aramızda kalacak ama. Kalabilecek bir şeyse kalır, kalmayacak bir şeyse kalmaz, siz söyleyin bakalım. Efendim bunlar dergiyi almış, gitmişler bizim üstada. Almış, bakmış, okumuş. Bizim ailede böyle birisi yok demiş, vermiş çocuklara. Nasıl fena oldum, nasıl fena oldum anlatamam. Ulan, dedim bunun hesabını sana ağır soracağım. Çocuklara dedim ki, unutun!’

‘Yoksul Bir Aile Dedi Ki şiiri bu. (Kalfa kitabında yok.) Onları es geçtik tabi. Acı anılarla dolu, almadık. Alsana bu şiiri şuraya, senin öz geçmişinde bir kilometre taşı. Hata! İlgi çekti, dergilere vermeye başladım, yıl 1965 oldu. Türkiye Milli Talebe Federasyonu bir yarışma düzenledi. Ben istemiyordum. Hiçbir zaman da istemedim. Hep başkalarının iradesiyle olmuştur. Rahmetli Tomris hayattaydı. Tomris Uyar. Cemal Süreya’yla beraberdiler. Tomris tutturdu, şu Kasaba şiirini yarışmaya yollayalım. Tomris’cim yapma, ben hiç hoşlanmıyorum böyle şeylerden, yapmayacağım da hayatımda. Ben kendi şiirimi reklamla, propagandayla, ödülle, bilmem neyle filan pazarlamayacağım. Benim okurum halis okur olacak, arayıp bulan. Bak, kitabım çıktı demem. Arasın bulsun, beni ilgilendirmez. İyi, tamam, anlaşıldı! Öyle deme yahu, benim de huyum bu. Hoşlanmıyorum böyle şeyden. Elma değil, armut değil, domates değil, patlıcan değil ki! Şiir bu güzel kardeşim ya! Hoşlanmıyorum, zorla mı? Hayır! Kapandı o konu orada. Sen dinleme. Git daktiloya çek, gönder. Bunlardan haberim yok. Çok farklı bir insandı, müstesna. Papirüs kuruldu, sen gönder bizim Kasaba şiirini. Ben sık sık uğruyorum Cağaloğlu’ndaki ofislerine o zamanlar. Beyefendi, dedi, hoş geldiniz. Birdenbire resmi! İnanılır gibi bir tip değil. Çok özlüyorum keratayı. Telgrafınız var, dedi. Ne telgrafı ya, dedim. Hayırdır? Ben anlamam, dedi, telgraf. Verdi, açtık. A, birinci olmuş şiir. Ne oldu, dedi. Hayrola? Senin, dedim, suçun. Al, dedim. Ne lazımsa yap şimdi. Beni hiç ilgilendirmiyor. Şiirin sahibi sensin. Sen beni bu hale getirdin, birincilik mi alacaksın, sahneye mi çıkacaksın, ödül mü alacaksın ne yapacaksan yap, beni ilgilendirmiyor. Niye böyle yaptın ya, dedim. Anlamazsın sen bu işlerden, dedi. Şimdi bu yayınlanacak tabi dergilerde. Papirüs’de yayınlanacak. Şiir Sanatı çıkıyordu, orada yayınlanacak, not konulacak altına. Aman, dedim, kendi kendime. Hah şimdi oldu! Kalıpak soyadını değiştirmenin zamanıdır. Ama nasıl değiştireceğim, ne olacak yani? Mehmet Fuat vardı eleştirmen. Onun Altunizade’deki evinin önünde, arsada çift kale maç yapardık. Şöhretler karması. Patırtı, gürültü yani. Haldun Taner, Ulvi Uras, Ülkü Tamer, Cemal Süreya. Yenilen taraf, yenen tarafa Salacak’ta, Arabın Yeri’nde menemen, bira ısmarlayacak. Baktım bir hafta kadro müthiş. Hah, dedim! Şimdi bana soyadı bulmanın zamanıdır. Biz Cemal’le yan yana oturuyorduk. Dedim ki, böyle böyle vaziyet. A, harika, dedi, tamam. Herkes yazsın, dedi, kağıtlara. Sonra anlatacağım, dedi. Topladık kağıtları, açıp okuyoruz. Rahmetli Ülkü’cüm Şenşiir önermiş. Daha neler vardı. Bu aklımda kalmış. Okuduk ettik. İyi, Cemal dedi ki, hepsini bir kenara bırak. Senin, dedi, bir tane var alacağın ama birkaç tane engel var. Hayrola ne, dedim. Berfe, abicim, dedi, Berfe. Niye, dedim, ne oldu? Anlattı. Ahmet Arif bir gün evlenirse, evleneceği yok ya! E oğlu olursa, adına Berfe koyacakmış. İzin verirse çok güzel, dedi. Ses uyumu, mes uyumu. Anlam, dedim. Anlam, dedi, bildiğin gibi değil. Fars ve Kürt kaynaklı bir sözcük. Berf kar demekmiş. Berfe eril, dişisi Berfu. Karlı dağ başlarında güneş doğmadan önce, tan ağarması, şafak sökmesi filan değil, daha önce, ilk ışıklarının ucunun karda yansıması, kar aydınlanması. Güneşin ilk ışıklarının yarattığı olay. Kürt veya İran’lı dürtermiş, berfe oluyor, ona göre, uyan! Ya, dedim, Cemal ya! Of, yaktın sen beni, dedim! Keşke olsa! Anlamam ben, dedi. Sen Ahmet abiyi arayacaksın, izin alacaksın. Peki, dedim. Aradım Ahmet abiyi. Ulan, dedi. Ah, boş ver ben başka bir şey bulurum ama, dedi. Bak şartlarım var: Yalabıklık yapmayacaksan, şöhret möhret budalası olmayacaksan, adam gibi adam olacaksan, al, dedi. Tepe tepe kullan! Yoksa, dedi, vermiyorum. Vururum seni, dedi. Korkma, dedim. Tabancanı ben alırım, vurman için. Ah tamam! Şimdi bu ödülün duyurulması için yayınlanacak olan şey bir not. Cemal yazdı o notu. İlk takdim. Berfe kim? Nedir, ne değildir, daha sonra çıktı ortaya. Kanıpak’ı kullanmadım. Berfe’yi kullandım. Sen o çocuklar, Acıbadem Lisesindeki çocuklar al götür, neyiniz oluyor diye. Değiştirmiştir demiş, mırın kırın etmiş. Sordu, dedi ne oldu? Ne yaptın? Dedim, ya ne olur ne olmaz. Sen memur adamsın. Başına bir bela gelmesin. Bu şairlik işlerinde komünistlik de vardır, ayyaşlık da vardır, her kepazelik vardır, onun için değiştirdim, dedim. Böyle gitti. Sonra Ahmet abi sen evlen, bir de oğlu oldu. Adını Filinta koydu. İlk şiir kitabım Gün Ola da Berfe olarak yayınlandı. Geldi hazret ne o, dedi. Kitabın çıkmış. Meyhanede duydum, dedi. Yok mu, imzalamayacak mısın? Kitapçılarda satılıyor, dedim. Git al. İnsansa ağır bir şey.’

‘Cemal Süreya ile farklı bir yakınlığımız vardı. Cemal’le bir gün oturuyoruz. Herkes gitti, kaldık ikimiz. Daha erken de saat. İçiyoruz. O zamanlar bir sevgilim vardı. Cemal’le arası pek iyiydi. Cemal de severdi onu, takdir ederdi. Çalışkan, zengin olma heveslisi. Oldu da zaten. Cemal, zırt pırt sıkıştırıyordu beni. Bilmem nesi, bilmem nesi, bilmem nesi var mı Güngör’ün? Ben de cevap verirdim. Ulan keşke bunun için sevseydin onu deyip dururdu. Doğru, keşke onun için sevseydim onu. Dur, ben bunu yazayım, dedi. Neyi yazacaksın ya, dedim. Keşke bilmem nesi için sevseydim. Hadi sen yaz, dedi. Ben anlamam, dedim ama daha sonra ben de sözümü tutmak için bir onun şiirine yanıt yazdım.’

Bir Dost Bulamadım Gün Akşam Oldu şiirinin de bir hikayesi var. Yayınlandı, bir süre geçti, bir telefon, Gülten Akın arıyor. O zaman Arkın Kitabevi’nde çalışıyorum. Cumhuriyet Ansiklopedisini filan çıkartıyoruz. Allah Allah! Gülten Akın, hayran olduğum bir şair. Nasıl heyecanlandım! Güzel de bir sesi vardı. Kocasının işi gereği -kaymakamdı kocası, Uğur Cankoçak- gelmiş İstanbul’a. Özel olarak görüşmek istiyor. Hay hay! İstediğiniz zaman, dedim. Ama ben şimdi çalışıyorum, dedim. Hiç önemli değil, dedi. Ben bir göreyim sizi beş dakika, dedi. Buyrun buyrun, dışarda mı buluşalım, dedim. Hayır, dedi. Peki ben geleyim! Hayır, siz yerinizi söyleyin. Geldi, hoş geldin, beş gittin. Ya Gülten Hanım karşımdaki, inanamıyorum. Yani birisi şaka yapıyormuş gibi geliyor. Gülten Akın’ın kendisi! Geldi, konuşuyoruz! Demesin mi o şey var ya sizin, Bir Dost Bulamadım Gün Akşam Oldu. Ah ah! O şiiri ben yazmak isterdim. Hemen, sizin olsun, dedim. Bundan sonra yayınlanacak ilk halinde Gülten Akın diye yazın ne olur, dedim. Bu olmaz, dedi. Fakat, dedi, nasıl yazdınız siz bunu? Her kelimesine imza atarım ben, dedi. Gülten hanım yapmayın ya, dedim. Ben ne diyeceğim şimdi? Nerden biliyorsunuz kafamın içini. Ben olsam bu kadar yazardım, dedi. Ulan, dedim, oğlum sen iyi şair olacaksın. Bu onu gösteriyor. Sene 1969-70. Hey gidi Gülten Hanım hey! Tabi ona ithaf ettik.’

‘Reklam yazarlığı yapmışlığımız da var. Utanç verici şeyler. Beymen’le fark edilirsiniz! Persil’le yumuşak beyaz! Genç Pamukbank iyi bankadır! İğrenç! Yirmi dokuz yıl kafa patlattık. Maalesef. Reklam şirketlerinin çoğu arkadaşım, oğlan büyüyor. İstanbul’da yaşamak zorlaşıyor. Mecburen gidiyorsun. Öyle ben herkesle geçinemem. Hala da öyle! Huysuz, aksi, lanetin tekidir, benim için söylenen. Doğrudur. Abuk sabuk tipin arasında ne yapacaksın.’

‘Pen Şiir ödülü de aldık ama ondan da haberim yoktu! Zeynep Oral’ın işleri. Zeynep Oral’ın yazısı, benimle ilgili yazılmış en kusursuz, en müthiş yazıdır. Bir insan şiirden bu kadar mı anlar, arayıp bir şey danışmadı bile! Ama aldığım ödüller içinde beni en etkileyen ödül Cemal’inki, onun adına konmuş bir ödül sarstı biraz. Bir de Melih Bey (Melih Cevdet Anday). Onun ödülünü almaya Ören’e gittim, güneydeki Ören’e. Çok önemli bir şairdir Melih Bey benim için, onurlandırdı benim şiirimi eğer izni olursa. Onunla da bir anım var. Bir gün, işte bu reklamcılık denilen dalganın sabah toplantılarından biri vardı bir müşteriyle. Telaş içinde Tünel, Tepebaşı taraflarındayım. A, bir baktım Melih Bey oturuyor. Sırtı caddeye dönük. Hemen uğradım, günaydın Melih Bey, nasılsınız? Kahvaltı ediyor. Hemen, Süreyya Beycim, buyurun. Herkese cim derdi. Teşekkür ederim bir toplantıya gideceğim, iş ne yazık ki! Olsun, canım, biraz geç gidersiniz, ne olacak. Rahatsız etmeyeyim, Melih Bey. İçim gidiyor. Neredeyse batsın reklamınız, ayrılıyorum ben işten diyeceğim. Oturduk ne yersiniz? Ne içersiniz? Ha anlaşıldı, dedim, ben bir telefon edeyim arkadaşlara. O zaman öyle cep telefonu falan da yok. Kim, neresiyse müşteri orayı aradım, arkadaşlar geldi mi, benim çok önemli bir mazeretim çıktı falan diye. Arkadaşlardan rica ettim vaziyeti idare edin. Öyle bir an içindeyim ki bir daha bunu bulamam. Daldık, konulardan konulara atlıyoruz. Karşımda hayran olduğum şair. O şiirler nasıl yazılır? O, Kolları Bağlı Odysseus nasıl yazılır? Ölümsüzlük Ardında Gılgamış nasıl yazılır? O ne kafa? Kara kara düşünürdüm ben. Demesin mi bana, Süreyya Beycim sizin kuşakta neden tematik şiir yazılmıyor? Allah, dedim içimden! Yarabbi, çekip vursaydın beni Melih Bey, daha iyiydi. Melih Bey, ne diyebilirim. Tematik şiir o kadar zor ki, bizim kuşak için imkansız! İşine geliyor herkesin aşk, meşk, hüzün, ayrılık, bilmem ne, ıvır zıvır. Ama birimiz oturup Odysseus üzerine düşünmedik bile! Melih bey ne olur benim yarama basmayın. Cahillik başka şey, şairlik başka şey! Öyle demeyin, beyefendiciğim. Melih bey gittikten sonra dedim kır kazığını, imkansız olmuyor. Çok çalışmış Melih Bey, besbelli yazdığı şiirlerden. Anasını ağlatmış şiirlerin çalışmaktan. Biz de Seferis’i yazdık, Klazomenai’yi yazdık ama Melih beyin seviyesine ulaşmak mümkün değil. Hala mümkün değil. İşine gelmiyor şair kısmının.’

Şiirin önemli isimlerinden Süreyya Berfe ile yaptığımız söyleşiden alıntılara yine onun dizeleriyle noktayı koymak istiyorum.

Şiir şiirse
sadece birine yazılmaz.
-hep gider o tren,
istasyon sorulmaz.

QOSHE - Şiire Adanmış Bir Yaşam - Müge Buluç
menu_open
Columnists Actual . Favourites . Archive
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

Şiire Adanmış Bir Yaşam

2 0
20.11.2023

Süreyya Berfe ile birkaç yıl önce söyleşi yapma olanağı bulmuştum. Altmış yılın ardından hala kendisine ‘Kalfa’ diyebilen, ‘Pen Şiir’ ödülü de dahil olmak üzere pek çok ödül almış, üzerine doktora tezi yazılmış bu değerli şairimizi sizlere daha yakından tanıtmak için konuştuklarımızı tekrar derledim.

Bir gün her şey sona erse
ihtiyarlasa kafam, kalbim ve şiirim
hiçbirini hatırlamasam yaşadıklarımın
etimdeki ateş, derimdeki alev beni terk etse
hiç kimse de bilmese…
Mutlaka uyanacağım sabahların en sessizinde
kim bilir neler geçecek aklımdan
dar mı gelecek odalar, evler, şehirler
dar mı gelecek geçmiş günler, kağıtlar, kitaplar
dar mı gelecek zaman bilmiyorum
Kalkıp uzanacağım bir kanepeye
uyandığımda ”Dünya” diyeceğim
”insanlar ve hayat”
bakıp pencereden bir ağaca
bir börekçiye, bir manava, bir sabahçı kahvesine
şımardıkça yorganı başına çeken çocuğa
babasına masal anlattıran bir genç kıza
yaşarken hiçbir şeyini esirgemeyen bir kadına
bakıp bütün bunlara:
”Dünya, insanlar ve hayat” diyeceğim
”Sizi sevdiğim için oluyor, ne oluyorsa”.

Süreyya Berfe’yi hatırlatmak için onun bu dizeleriyle başlamak istedim. Yalnızlığını bir derviş hırkası gibi sırtına giyerek köşesine çekilmiş. ”…bunlar önemli değil, önemli olan okuyabilmek, yazabilmek, düşünebilmek.” diyen şairimizi kendi sözcükleriyle, ağzından okuyacaksınız.

‘Şiir yazmaya ilkokulda başladım. Şiirmiş onlar, şiire benzer şeyler… Beni etkileyen marul tarlaları oldu, Afyonda. İlkokulu Afyon’da okuduk. İlkokul dört ya da beş yazı galiba ya da yaz sonu. Yani on, on bir yaşlarındayken. Mecidiyeler vardır, Afyon’dan İzmir istikametine giden trenlerin son istasyonunun kalktığı yere giderken, sağdan birinci ikinci üçüncü mecidiyeler, Afyon kalesinin olduğu yerin karşısındaki orta sivri dağın eteklerindeki mahalleler. Memur, işçi yarı yoksul filan insanların oturduğu yerler. Bizim evimiz de ikinci mecidiyedeydi. Köşede, karşısında da büyük bir tarla. Soğan moğan, maydanoz, sebze meyve, bir şeyler yetişirdi. Bir köşede de marul vardı düz marul, kıvırcıklar da vardı. Düz marullar olduğu zaman dış kabukları ayıklanır ineklere falan verilir, kalan göbekli kısmı iyi yapraklar, onlar traktörün arkasında taşıyacak olan şeylere yerleştirilirdi. O marullara bayılırdım. Dış kabukları ayıklandıktan sonra, kökleri bu tarafa bakıyor bir kısmı, bir kısmı öbür tarafa bakıyor, öyle dizerler onları. Nasıl bir manzara! Sonra topraktaki hallerine bakmaya başladım; büyümeye başladılar ufak ufak yapraklar büyüyor. Kıvırcıklar da var, bunlar da var. Gübre verirlerdi yağlansın yapraklar irileşsin diye. Böyle, pencerenin kıyısında oturur dalgın dalgın seyrederdim onları.’

‘Sonra komşulara gidilirdi; akşam gelmeleri gitmeleri oturmalarında nereye gitsek çoğu evde duvar takvimi vardı. Yapraklarını isterdim çünkü orada şiirler vardı. Saatli maarif takvimi; yemek tarifleri, özlü sözler falan vardı. Şiirler de vardı ufak tefek, gerek Türk şiirinden gerek dünya şiirinden. Öyle fazla zor şeyler değildi, çoğunu herkesin bildiği. Ama ben nedense onları büyük bir merakla okurdum ve biriktirirdim o kağıtları. Meğer ben bir şiir severmişim haberim yok! Gördüm mü vazgeçemezdim, mutlaka okurdum. Sonra, işte böyle okuldakiler yetmemeye başladı. Etrafta kütüphanesi olanlara söylerdim. Var mı, gidelim sizin kitaplığa bakalım, diye. Bazen okul kütüphanesine, milyonda bir, beyefendi (babası) itiraz etmeyecek de gideceğiz. Öyle işte. Marullara bir şeyler karalamışım ama rahmetli annem nereye koymuş bulamadı, çok sık ev taşınıyor, öyle geldi gitti. İlk başlayıp da bitirdiğim şiire benzer, şiir denebilecek şey, beyefendi bademcik ameliyatına gidecek, ben de tehlikeli bir şey sanıyorum, ona yazmışım. İlk böyle başladı. Karalama, müsvedde falan gibi değil, adamakıllı yazmışım. İlkokul dört beş gibi.’

‘Sora da bulduğum her şiiri okuyup saklanacak varsa saklayarak devam ettim, yabancı şairleri de merak ederek. Çevirilerden, dergilerden, kitaplardan, çevremdekilerin kütüphanelerinden, okul kütüphanelerinden… Ama bizim hazret anladı durumun kötü olduğunu bir sürü şeyi yasakladı ve engelledi. Kaldı ki kendisi önce Saint Joseph, sonra Fransız Filolojisi mezunu. Nasıl, aklım ermiyor! Ama ne yaparsa yapsın devam ediyor. Sağ olsun anacım rahmetli, anneler tabi kadınlığın getirdiği herhalde, daha yumuşak, daha koruyucu, daha ana. O saklardı. Bir maaş dört nüfus kolay değil. Anadolu’da oradan oraya. Sedir bile zor. Evladım, sen git portakal kasalarını al pazardan, onları ters çevir duvara daya, üzerlerine örtü mörtü, ıvır zıvır, al sana sedir. Millet anlamazdı bile altında portakal sandığı olduğunu. Sonra benim suç unsurlarını onların arasına koyup kapatırdı, kitaplarımı ve şiirlerimi. Eve bakın! İlkokul sonundan başlayarak ortaokul, lise filan böyle gitti. Sonra bir hır çıktı. Ciddi bir hır, ayrıldı yollar vs. Yani mücadele. Bu toplumda geldik bu hale ama eh be bilader, eh be bilader! Dünyada her toplumda böyle mi yetişti acaba şair milleti? Pes, teslim! Olacak şey değil! Bir kısım öğretmenlerin ayrı, evde baban, -anan hariç-, okuldakilerin bir kısmı karşı. Bir kısmı değil. Ne var yahu, kitap, şiir okumakta! Steinbeck, Hemingway okuyorsun, ne var bunda, olacak iş değil!’

‘Neyse… İlk şiirim bir dergide çıktı. Hevesli, amatörce çıkan dergiler vardı Zeren, Yelken, ona benzer şeyler. Gençlerin bir araya gelip çıkardığı şeyler. Oralarda S. olarak, başka isim yok, öyle. Bir iddiam da yok ama alamıyorum kendimi. İçimden yazmak geliyor. Yoksa öyle kitabım çıksın, ünlü olayım, şair olayım, bilmem orda yayınlansın, burda yayınlansın, böyle bir şey yok. Bilinmesin, tanınmayayım da! Hiç umurumda değil! Hala da öyledir. Hiç üzerine düşmem. Şiir kendi yolunu açar, ben ona inanırım. Reklam, propaganda, orda görün, burda görün, pozlar, fotoğraflar, ohoo! Okur da iyi bir şiir okuruysa arar bulur. Çünkü biz öyle yaptık. Beyazıt’taki sahaflara okula giderken mutlaka uğrardım. Kurcalardım. Evler yıkılır, terkedilmiş, yanmış, sahipleri ölmüş. Her neyse, bir evden kalan kütüphane veya kitaplar tepeleme böyle; 25 kuruş, 50 kuruş, 75 kuruşluk tepeler. Oralara gider, karıştırırdık, işimize yarar kitap bulabilir miyiz, diye. Ben şeyi buldum orada, ne........

© Nokta Haber Yorum


Get it on Google Play