“Biz” Olmadan “Ben” Olmaz |
“Önce sen” diyerek benliği önceleyen ve bunu en üstün amaç olarak sunan kişisel gelişim kitaplarının yok sattığı ve oluşturulan bu naylon bilinçle toplumsal kabul gören ahlaki kurallarının kişinin bakış açısına indirgendiği bir toplumda “biz” kavramını nasıl inşa edebiliriz, fikri olan var mı?
Malumunuz bir yılı aşkın süredir evlerimizde neredeyse “hapis” durumdayız.
Gözle bile görülemeyen küçücük bir virüs; kibrimiz, riyamız, tamahımız, şehvetimiz, cimriliğimiz, kendimizi bir şey zannedişimiz, ben deyişimiz, benim deyişimiz, müsamahasızlığımız, tahammülsüzlüğümüz, halden anlamayışımız, hiç olduğumuzu fark edemeyişimiz, sen diyemeyişimiz, emanet şuuruna eremeyişimizle, dünyanın her bir tarafına musallat oldu ve bu yazının yazıldığı tarihlerde üç milyonu aşkın insanın canına kast ederek yaşam haklarını aldı ellerinden.
Kendisiyle baş başa kalmayı, içinin koridorlarında gezmeyi, kendi benliği ile yüzleşmeyi epeydir ihmal eden günümüz insanı için de “eve kapanmak” çok zor geldi tabi ki.
Öyle ya, alışveriş yapmak, yeni bir şeyler almak, herkesin sahip olduklarına sahip olmak, popülizm peşinde koşmak, günün trendlerini takip etmek, ekran başlarına çivilenmek, dokunmatik olan her şeye yüzlerce kere dokunmak ve aslında gerçek olan hiçbir şeye dokunamamak üzerine bina eden,
Para, insan, anlam, fikir, duygu, beğeni, ilgi, zaman başta olmak üzere hayatı bozuk para gibi harcamayı yaşam tarzı haline getiren,
Tüm bunları görünür olabilmek, bütün dünyaya gösterebilmek, üstüne takıp takıştırıp sergilemek, insanlığının orasına burasına iliştirip kişisel vitrinine koyabilmeyi histerik bir şekilde isteyen günümüz insanının eve kapanmak istememesini bence bir parça anlamak gerekiyor.
Zira evde geçirilen vakit, çok zaman önce hayat hikayelerinin döndüğü yer olmaktan çıkmıştı.
Ama benim anlayamadığım şey; dışarıda gerçekten cana şifa, heyecan verici, hayatımıza renklerini taşıyan dopdolu bir şeyler yaşanıyor olduğuna bu kadar korunmasızca inanıyor olmamız. Çünkü içinde dönüp durarak bize bahşedilen “peşin” zamanı yok yere tükettiğimiz, bizi kan ter içinde bırakan yukarda kısaca zikrettiğim bu ‘parlak’ performanslar, hayat denen anlama bir şey katmıyor, aksine bu anlamın yitip gitmesine sebep oluyor.
Zira bu saydıklarımın hiçbiri, insanların “yaşamın asıl gayesi olan” kırıp dökmeden, tabiatı ve çevreyi tahrip etmeden, birbirlerinin boğazına sarılmadan, birbirine zulmetmeden, birbirleriyle hayırda yarışarak yaşayacakları “sevgi, merhamet ve adalet dolu” bir dünya oluşturmasına, ruhların bu zeminde yeşermesine zerre kadar bir fayda sağlamıyor.
Aksine daha yaşanabilir bir dünya kurma ideallerinin miras bırakıldığı manevi dinamiklere her geçen gün artan bir şiddetle zarar verip, var olan anlam haritalarını da “benlik” çukurlarına gömerek gayya karanlığına itiyor ve işaret edilen “biz” kavramının köklerini kurutuyor.
Bugünü........