Trump’tan Tüm Dünyaya: Modern Siyaset Neden Düşman Üretme Girdabında ve Türkiye Gerçeği

Bugün siyaset, çözüm üretmekten çok sürekli bir gerilim hâlini yönetme sanatı gibi çalışıyor. Sorunlar ortada duruyor ama tartışma onların nasıl çözüleceğine değil, kimin suçlu olduğuna kilitleniyor. Siyaset, neyin yapılacağından çok, kime karşı olunacağı üzerinden kendini kuruyor.

Bu yüzden modern siyasal dil, projelerden çok düşmanlar üretiyor. Bir düşman yoksa anlatı eksik kalıyor; enerji düşüyor; saflar dağılma riski taşıyor.

İktidarlar ve muhalefetler kendilerini bir gelecek tasarımı üzerinden değil, ortak bir tehdit anlatısı üzerinden tanımlıyor. Siyaset, inşa edici bir alan olmaktan çıkıp kimlik koruma refleksine dönüşüyor. “Ne yapacağız?” sorusu geri plana itiliyor; onun yerini “Kime karşıyız?” sorusu alıyor. Bu da siyaseti akıldan çok duygularla, programdan çok korkularla çalışır hâle getiriyor.

Düşman, Siyasetin Duygusal Düzenleyicisi

Düşman figürü siyasette sadece bir hedef değil, aynı zamanda güçlü bir duygusal düzenleyici. Karmaşık bir dünyada, belirsizlikle baş etmekte zorlanan bireyler ve toplumlar için düşman, hayatı anlaşılır kılar. Ekonomik krizler, adaletsizlikler, gelecek kaygısı gibi çok katmanlı sorunlar; tek bir hikâyeye, tek bir sorumluya indirgenir. “Biz” ve “onlar” ayrımı, karmaşayı sadeleştirir. Kaygıyı bastırır. Zihni rahatlatır.

Bu yüzden düşman üretimi özellikle kriz dönemlerinde daha da cazip hâle gelir. Belirsizlik arttıkça, siyaset netlik vadeder. Ama bu netlik gerçek bir çözüm değil, sadece duygusal bir kolaylık sunar. “Biz iyiyiz, onlar kötü.” “Biz haklıyız, onlar tehdit.” Bu cümleler bir program koymaz ortaya ama güçlü bir aidiyet duygusu yaratır. Ve çoğu zaman bu aidiyet, hakikatin yerini alır.

Ne var ki bu mekanizma uzun vadede siyaseti beslemek yerine kurutur. Sürekli düşman üreten bir siyaset, düşünme kapasitesini kaybeder. Ortak sorunlar etrafında konuşmak, çözüm üretmek, müzakere etmek zorlaşır.

Türkiye’de bu eğilim, neredeyse siyasetin ana yakıtına dönüşmüş durumdadır. Yüksek kutuplaşma ortamında taraflar birbirini “meşru rakip” olarak değil, “ülkeye zarar veren unsur” olarak görmeye daha yatkın.

Oysa ekonomi, adalet, eğitim gibi alanlar gündelik hayatın diliyle konuşulmak zorundadır. İnsanlar bu başlıklarda çok basit ama çok güçlü sorular sorar:
“Geçinemiyorum, neden?”
“Adalet niye işlemiyor?”
“Çocuğum iyi bir eğitim alabilecek mi?”

Bu sorular siyaseti denetime açar. Hesap sorulmasını, karşılaştırmayı ve somut çözüm talebini zorunlu kılar. Tam da bu yüzden rahatsız edicidir.

Düşman dili ise siyaseti bu zeminden hızla koparır. Tartışma “nasıl daha iyi yaşayacağız?” sorusundan çıkar, “ayakta kalabilecek miyiz?” sorusuna evrilir. Bu noktada siyaset başka bir düzleme taşınır: varoluş düzlemine.
“Ekonomi kötü olabilir ama ülke elden gidiyor!”
“Adalet sorunlu olabilir ama şimdi sırası değil!”
“Yanlışlar var ama tehdit altındayız!”

Bu düzlemde rasyonel eleştiri geri plana itilir. Somut sorunlar “ertelenebilir lüks” gibi sunulur. Siyaset çözüm üretmez; seferberlik üretir. Bu seferberliğin sürekliliği için ise düşman hep canlı tutulur.

Tam da bu noktada düşmanlaştırma, geçici bir seçim taktiği olmaktan çıkar. Gündemi belirleyen, tabanı konsolide eden, siyasetin ritmini ayarlayan kalıcı bir mekanizmaya dönüşür.

Muhalefeti Düşmanlaştıran Dil

Düşmanlaştırma dilinin en görünür ve en yıkıcı biçimi, muhalefetin zamanla meşru bir siyasal aktör olmaktan çıkarılıp “iç düşman” gibi kodlanmasıyla ortaya çıkıyor. Türkiye’de iktidar söyleminde bunu uzun süredir izliyoruz. Muhalefet, sadece yanlış yapan ya da başarısız olan bir rakip olarak değil; ülkeye zarar veren, hatta ülkenin varlığını tehdit eden bir unsur gibi sunuluyor. Zamanında halka sunulan “zillet” gibi etiketler, terörle ilişkilendirme imaları, güvenlik diliyle örülmüş suçlamalar bu çerçevenin parçası.

Burada önemli bir mesele de, bu dilin tutarlılıktan tamamen kopmuş olmasıdır. Dün “terör uzantısı” denilerek şeytanlaştırılan aktörlerle, bugün siyasetin gereği yan yana durulabildiğini defalarca gördük ve görmeye de devam ediyoruz.

Böyle bir ortamda düşman kavramı sabit değildir; esnektir, oynaktır, yeniden yazılabilir. Bugün “ülkenin bekası” için hedef gösterilen aktör, yarın aynı beka söylemi içinde meşrulaştırılabilir. Bu da düşmanlığın ilkesel değil, araçsal olduğunu açıkça gösterir. Ama araçsallık, toplumsal hafızada onarılması zor yaralar bırakır. Çünkü düşman ilan edilen şey sadece bir parti ya da bir lider olmaz; o liderin seçmeni, o partinin temsil ettiği toplumsal kesimler de aynı çerçevenin içine çekilir. Toplum, gündelik hayatta birlikte yaşamak zorunda olduğu insanları bile artık siyasi........

© Muhalif