İran: Kontrol Edilebilir Kaosun Kıyısında |
Bazı ülkeler vardır; haritada çizilen sınırlarından fazlasıdır. Bir ruh hâlidir, bir tarih tortusudur, bitmeyen bir iç konuşmadır. İran tam da böyle bir yer. Bugün ülkede yükselen hareketler ekonomik temelli gibi görünse de sokaklardaki öfke, sadece yükselen fiyatların ya da boş tencerelerin sesi değil. Ekonomik kriz bir sonuç. Peki halkın yoksullukla, yoksunlukla sınandığı bir ülkede Ayetullahlar etrafında şekillenen yönetici elitin, yolsuzluklar ve ayrıcalıklarla örülü bir düzen kurmuş olması… Çağdışı bir yönetim ve hesap vermeyen iktidar anlayışı, toplumla yönetim arasındaki ahlaki bağı çoktan koparmış durumda. Bu tabloya bir de ambargolar, Batı’nın yıllardır uyguladığı tecrit ve izolasyon politikaları ekleniyor. İçerideki yolsuzluk ve yönetim zaafları, dışarıdan gelen ekonomik baskıyla birleştiğinde yalnızca yoksulluk değil, ciddi bir sıkışmışlık, bir çıkışsızlık duygusu ortaya çıkıyor.
Diğer yandan hikâye sadece ekonomiyle açıklanamayacak kadar karmaşık. İran’da geniş bir kesimde, yönetici figürlerle kurulan “bizden biri” duygusu hâlâ etkisini koruyor. Köken, aidiyet ve kimlik üzerinden inşa edilen bu yakınlık hissi, ağır ekonomik krizlere rağmen siyasete rıza üretmeye devam ediyor. (Tanıdık geldi mi?) Bu aidiyet duygusu güçlendikçe, yoksulluk, adaletsizlik ve kötü yönetim geri plana itilebiliyor; göz, görmek istemediğini görmez hâle geliyor.
Bu topraklar devrimlere de alışkın, hayal kırıklıklarına da. Bugün yaşananlar, ani bir patlama değil; yıllardır biriken, katman katman ağırlaşan bir gerilimin dışa vurumu.
Üstelik bu, medeniyetlere beşiklik etmiş bir coğrafyanın isyanı. Bugün İran sokaklarında yükselen öfkeyi okurken Perslerden Selçuklulara, Hasan Sabbah’ın, Melikşah’ın, Ömer Hayyam’ın yaşadığı toprakları hatırlamamak mümkün değil. Bu coğrafya sadece iktidar üretmedi; bilgelik, adalet arayışı ve hayat üzerine düşünmeyi de üretti. Burada bilim, şiir, felsefe ve özgür düşünce de filizlendi. Ömer Hayyam, Nişabur’un entelektüel gölgesinde rubailerini yazdı ve rasathanede göklerin hesabını tuttu; Hasan Sabbah, Alamut’un dağlarında bir inanç ve direnç modelini ördü. Tarih boyunca bu topraklar, sadece iktidar için değil bilgelik ve sorgulama için de mekân oldu. Bugün daha iyi bir yaşam, adalet ve onur talep eden ruh hâli, işte bu uzun tarihsel hafızanın içinden doğru konuşuyor.
İran’daki tabloya bakarken aceleci hükümler vermek yanıltıcıdır. Ne bu halk bir gecede sokağa çıktı, ne de bu düzen bir sabah çökecek kadar yüzeysel bir yapıya sahip. Üstelik bugün sokakta olanların büyük kısmı, Humeyni’nin 1979’da kurduğu düzenle doğmuş bir kuşak. Başka bir İran’ı hatırlamıyorlar ama vadedilen İran’ı da hiç yaşamadılar. Neredeyse elli yıl sonra, bu rejimin çocukları şimdi o rejimle hesaplaşıyor. Burada söz konusu olan, derin bir çıkmaz. İran’ı izlerken sadece ne olacağını değil, neyin tekrarlandığını da sormak gerekir.
Bugün İran sokaklarında rejimin dokunulmaz saydığı semboller hedefte. Açıkça telaffuz edilen isimler, ateşe verilen yapılar, indirilen bayraklar bir “öfke taşkınlığı” değil; yıllardır kurulan dilin, otoritenin ve mutlaklık iddiasının reddi.
Korkunun mutlak olmadığı fark edildiği anda, iktidarın en büyük sermayesi erimeye başlar. İran’da bu eşiğin aşıldığı açık. İnsanlar geri dönmek istemiyor. Ama ileriye dair ortak bir tasavvur da henüz yok! Cesaret, belirsizlikle yan yana yürüyor.
Ancak yine de gözden kaçmaması gereken bir gerçek var. İran’da sandığa katılım çok düşük; sokakta olanlar ise nüfusun çok küçük bir kısmı. Ses yükseltenler görünür, evinde kalanlar sessiz ama çok daha kalabalık… Günlük hayatına tutunmaya çalışan bu sessiz çoğunluk, ne rejimi açıkça savunur ne de sokağa çıkmayı göze alır. Elbette tarihte yalnızca sokaktan doğan büyük kırılmalar yaşanmıştır ancak her sokak hareketi, doğal olarak toplumsal bir devrime dönüşmez.
Öte yandan belirsizlik, sadece içeride değil, dışarıda da iştah kabartır. Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Bir ülke yönünü kaybettiğinde, başkaları ona yön tayin etmeye hevesli olur. Cesaret bir yol bulamazsa, mutlaka birilerinin hesabına yazılır. Bir ülke kendi yolunu çizemediğinde, başkaları o yolu çoktan haritalamıştır. Tarihin en acı ironilerinden biridir bu.
İran bugün tam da böyle bir anda duruyor. Ülkede sahici bir siyasal muhalefet alanı yok; olanlar ya........