CHP, MUTLAK BUTLAN, AHLAK ve KILIÇDAROĞLU |
Mutlak butlan kararının şaibeli 38. kurultay öncesine, 25-26 Temmuz 2020’de gerçekleştirilen ve Kılıçdaroğlu’nun tek aday olarak girip 1250 delegenin oyuyla kazandığı 37. CHP olağan kurultayına dönüş kararının ardından Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel merkezi önünde ve içinde şahit olduğumuz o üzücü görüntüler, aslında yalnızca bir parti içi kavganın görüntüleri değildi. Kapılara çekilen otobüsler, kurulan barikatlar, içeriden atılan sloganlar, taşlar, pet şişeler, birbirine öfkeyle bakan insanlar… Bir siyasi partiden çok, ele geçirilmek istenen bir alan görüntüsü…
Türkiye’de siyaset uzun zamandır fikirler üzerinden değil, taraflar üzerinden ilerliyor. İnsanlar artık ne söylendiğine değil, kimin söylediğine bakıyor. Hukuk da, demokrasi de, kurumlar da çoğu zaman ilkesel zeminde değil; tarafların kendi pozisyonlarını güçlendirmek için başvurduğu araçlar gibi konuşuluyor. Mahkeme kararları tanınmıyor, bir yandan “yargı siyasallaştı” diyenler (ki haklılar elbette) çözümü yine istinaf yollarında arıyor. Bu ülkede herkes hukuku değil aslında, kendi hukukunu savunuyor.
Mutlak butlan kararı yalnızca teknik bir hukuk meselesi değildir. CHP içinde uzun süredir birikenlerin artık taşınamaz hale gelmesidir. Şaibeli kurultayın, delegelik sisteminin, belediye imkanlarının, kamu kaynaklarının kullanım biçiminin, örgüt yapısının nasıl dönüştüğünün, siyasetin finansmanının ve en önemlisi de ahlak kavramının yeniden toplumun önüne gelmesidir.
Mahkeme de aslında tam olarak bunu tartışmaya açmıştır. Ortada yalnızca şekli bir usul tartışması değil, sakatlanmış bir irade mevzuu vardır. Delege iradesinin çeşitli ilişkilerle yönlendirildiği, belediye gücünün örgüt süreçlerinde etkili olduğu, bazı isimlerin kullanıldığı, kurultayın meşruiyetinin gölgelendiği yönündeki tartışmalar uzun zamandır zaten kamuoyunun gündemindeydi. Mahkeme mevcut bir durumu tespit ettiğini söylüyor şimdi. Tartışmalı hale gelen bir sürecin hukuki sonuçlarını ortaya koyuyor.
Fakat dikkat çekici olan şudur: Günlerdir “kayyum”, “vasi”, “partiye el koyma” gibi kavramlar yüksek sesle konuşulurken, kurultayın neden şaibeli hale geldiği neredeyse hiç konuşulmuyor. Sanki asıl sorunlu alan burası değilmiş gibi davranılıyor. Oysa bir siyasi hareket açısından asıl tehlike, şaibenin normalleşmesidir. “Yapanın yaptığı yanına kalsın” anlayışı yerleştiği anda çürüme kurumsallaşır. Çünkü şaibeli bir kurultayın, sakatlanmış bir iradenin ya da satın alınan delegelik ilişkilerinin meşru görülmeye başlanması, yalnızca bir partiye değil siyasetin tamamına hatta tüm bir ülkeye zarar verir.
Eskilerin “mahkeme kadıya mülk değildir” diye bir sözü vardır. Mahkemeler de siyasi partiler de kimsenin tapulu malı değildir. Bugün mahkemenin ortaya koyduğu şey, seçim sürecine ilişkin şaibe ve irade tartışmalarının hukuki karşılık bulduğudur. Kılıçdaroğlu’nu doğrudan “işbirlikçi” ya da “iktidarın adamı” ilan ederek bütün sorumluluğu dışarıya yüklemek yerine, partinin niçin mahkeme kapılarına düştüğüyle, neden bugün bu kadar ağır bir dağılma ve çözülme sürecine sürüklendiğiyle dürüstçe yüzleşmek gerekir. Aksi halde aynı kırılmaların tekrar tekrar yaşanması kaçınılmaz hale gelir.
Toplumun önemli bir kısmı artık şunu sorguluyor: Bu siyasi hareket, gerçekten bir fikir ve dava örgütü mü, yoksa giderek güç ilişkileriyle şekillenen bir kariyer ağına mı dönüşüyor?
Bir siyasi yapı, kendi örgütünü “örgüt” olmaktan çıkarıp “personel” haline getirdiğinde orada çürüme baş gösterir. Hatta bu, personel ilişkisinin de ötesine geçer. Çünkü personelin bile belli bir kurumsal ağırlığı ve sınırı vardır; işin bütününe zarar verecek bir noktada itiraz edebilir. Ama siyaset tamamen bağlılık ve kullanım ilişkisine dönüştüğünde, insanlar aynı parti içinde birbirine “yoldaş” gibi değil, mevzi paylaşan rakipler gibi bakmaya başlar.
Türk Siyasetinin Karakteri
Bugün CHP’de yaşanan kriz budur fakat bu tablo, yalnızca CHP’ye ait değildir. Türkiye’de siyasetin genel ruh halini göstermektedir. Bu ülkede uzun süredir siyaset, ahlaki üstünlük üretmek yerine karşı tarafı değersizleştirme sanatı haline gelmiştir. Sesini en çok yükseltenin haklı sayıldığı, en sert sloganı atanların en “kararlı” görüldüğü bir siyasal iklim oluşmuştur. Oysa bağırmak, haklı olmak değildir. Kalabalık olmak da meşru olmak anlamına gelmez.
Belki de tam bu yüzden bugün yaşananları yalnızca bir parti kavgası gibi okumak büyük hata olur. Ortada duran şey, basit bir genel başkanlık yarışı değil; Türkiye’de siyasetin hangi ruh haline, hangi dile ve hangi ahlaki zemine savrulduğudur, Türk siyasetinin karakteridir.
Toplum Neden İkna Olmuyor?
Bugün Özgür Özel yönetimi ciddi bir mağduriyet anlatısı kuruyor; diğer yandan ise toplumun bir kısmı, ortaya saçılanlar nedeniyle temkinli davranıyor. İmamoğlu’nun içeri alınması, belediye başkanlarına yönelik operasyonlar, tutuklamalar, kayyum tartışmaları elbette küçümsenecek konular değildir. Ancak toplum aynı zamanda şunu da soruyor: “Peki bütün bu iddiaların hiç mi karşılığı yok?”
İşte CHP’nin son dönemde en büyük sıkışması burada oluştu. Çünkü parti yönetimi, ortaya atılan yolsuzluk ve akçeli ilişkilere çoğu zaman siyasal refleksle cevap verdi, “operasyon” dedi. Ancak toplumun görmek istediği şeylerden biri de güçlü bir iç muhasebeydi.
Tam da bu nedenle örgütün önemli bir kısmı bugün yaşananlara eskisi kadar yüksek sesle tepki vermiyor… Genel merkezden il ve ilçe örgütlerine yapılan toplanma çağrılarına rağmen parti binası önünde beklenen toplumsal görüntü oluşmadı.
CHP, mağduriyet söylemlerine rağmen toplumda beklenen büyük sıçramayı yaratamıyor, seçmen nezdinde prim yapmıyor. Oysa Türk toplumu normal şartlarda mağdura sahip çıkar. Tarihi boyunca da çoğu zaman böyle olmuştur. Peki neden bu kez aynı etki tam olarak oluşmadı?
Çünkü toplum artık yalnızca kalabalığın büyüklüğüne bakmıyor. O kalabalığın ne kadar doğal, ne kadar sahici olduğuna da bakıyor. Sürekli taşınan kitleler, organize mobilizasyonlar ve rakam üzerinden üretilen siyasi gösteriler bir noktadan sonra toplumsal heyecan üretmek yerine ters etki yaratabiliyor.
Yalnızca mağduriyete bakmıyor. Aynı zamanda ahlaki tutarlılığa da bakıyor. Eğer bir yerde yolsuzluk iddiaları, akçeli ilişkiler, belediye ve kamu kaynaklarının siyasette yön tayin etmek için kullanıldığı tartışmaları dolaşmaya başlamışsa, toplumun duygusal bağı zayıflar. Dolayısıyla bugün CHP’de yaşanan kriz yalnızca dışarıdan gelen baskılarla açıklanamaz. Parti kendi içinde de ciddi bir güven problemi yaşamaktadır.
Toplum yoruldu. İnsanlar artık yalnızca bağıran değil, gerçekten sorun çözen bir siyaset görmek istiyor. İşsizlik, hayat pahalılığı, yoksulluk, gençlerin umutsuzluğu, halkın gündelik sıkışmışlığı ortadayken; siyasetin kendi iç savaşına gömülmesi seçmenin önemli bir kısmında duygusal kopuş yaratıyor.
Üstelik Özgür Özel yönetimi de bu süreçte kendi siyasi ağırlığını tam anlamıyla ortaya koyamadı. Parti giderek Silivri merkezli bir siyasete sıkıştı; karar alma süreçleri yavaşladı, gündem büyük ölçüde buna endekslendi. Ortaya atılanlar karşısında daha güçlü bir iç muhasebe yerine çoğu zaman refleksif bir savunma dili tercih edildi. Böyle olunca da toplumun bir kısmında, ülkenin gerçek sorunlarından uzaklaşıldığı duygusu büyümeye başladı.
Belki burada Kılıçdaroğlu ile yeni yönetim arasındaki temel farklardan biri de ortaya çıktı. Kılıçdaroğlu, yıllarca devletin içinde bulunmuş, devlet aklının nasıl işlediğini bilen bir siyasetçiydi. İktidarın elindeki imkanların, kurumların ve gücün nelere muktedir olabileceğini daha temkinli okuyordu. Yeni kadrolar ise bir dönem siyasetin yarattığı toplumsal rüzgarın kendilerini dokunulmaz hale getirdiğini düşündü. “Bize bir şey yapamazlar” duygusunun hakim olduğu, güç zehirlenmesinin sisi altında bir özgüven oluştu. Ancak Türkiye gibi bir ülkede devlet gücüyle siyasetin sert biçimde çarpıştığı anlarda, yalnızca toplumsal rüzgara güvenmenin yeterli olmadığı da kısa sürede ortaya çıktı.
Bir siyasi hareket için en tehlikeli an, kendi tabanının sessizleşmeye başladığı andır. Çünkü bazen en yüksek sesi öfkeliler çıkarır ama asıl çoğunluk sessizce izler.
Bugün CHP içinde de biraz böyle bir tablo var. Bağıranlar, slogan atanlar, kapılara barikat kuranlar var. Ama bir de bütün bunları yorgunlukla, kırgınlıkla ve öfkeyle izleyen sessiz bir çoğunluk var. Belki de partinin gerçek geleceğini belirleyecek olanlar da onlar olacaktır.
Bay Kemal’den Günah Keçisine, Modern Siyasetin Acımasızlığı
Bugün yaşanan kriz, biraz da Türkiye siyasetinin nasıl insan öğüttüğünü gösteriyor bize. Özellikle de kendi mahallesi tarafından…
Erdoğan yıllarca “Bay Kemal” diyerek Kılıçdaroğlu’nu küçümsemeye çalıştı. Muhatap almıyormuş gibi yaptı. Onu değersizleştirerek siyaseten etkisiz hale getirmek istedi. Bu ondan beklenendi zaten. Fakat asıl ilginç olan, CHP içindeki çevrelerin de zamanla aynı dili üretmeye başlamasıydı.
Cumhurbaşkanlığı seçiminde devletin bütün imkanlarının iktidar tarafından kullanımasına rağmen, ağır medya baskısına rağmen, kutuplaştırıcı dile, “Bay Kemal” söylemiyle yürütülen sistematik küçümsemeye, Alevi kimliği üzerinden oluşturulan örtük önyargılara rağmen yüzde 48,5 gibi çok ciddi bir toplumsal destek üretildi. Türkiye gibi sert ve eşitsiz bir siyasal iklimde bu küçümsenecek bir sonuç değildi.
Fakat siyasette bazen başarısızlıktan çok yenilginin ardından yaşananlar belirleyici olur. Cumhurbaşkanlığı yarışının daha teri kurumadan başlayan süreçte, yıllarca aynı masada oturan insanlar hızla karşı safta pozisyon almaya başladı. Dün birlikte yürüdükleri kişiyi, bir anda bütün yenilgilerin tek sorumlusu gibi, günahkar göstermeye başladılar. Oysa Kılıçdaroğlu partiyi belirli bir geçiş süreciyle güvenli limana taşımaktan söz etmişti. Ancak siyasette fırsatçılık, acelecilik ve mirasyedicilik duygusu devreye girdiğinde süreç başka bir yere evrildi.
Kurultay sürecinde konuşulanlar da hâlâ hafızalarda duruyor. Çevrimiçlerinde dönen hesaplar, belediye imkanlarının örgüt süreçlerinde etkili olması, delegeler üzerindeki baskılar,........