menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

CHP için yeniden düşünüyoruz: Sesler, sessizlikler ve arayış

8 1
27.11.2025

Cumhuriyet Halk Partisi bugün sessiz ve derinden bir yol ayrımına doğru ilerliyor. Ama bu, dışarıdan bakıldığında sansasyon vaadeden “büyük kopuş”, “yeni parti”, “iç isyan” türü bir ayrım değil artık. Tercihlerle ilgili bir ayrım. Partinin kendi içinde, hangi değerlerin önceleneceğiyle ilgili; hangi sesin ağırlık kazanacağı, hangi vicdanın konuşacağıyla ilgili bir ayrım.

CHP gerçekten kirden, pastan, akçeden, tortudan sıyrılıp kendine bakacak mı? Kendini sorgulayacak mı? Yoksa kısa vadeli güç hesaplarının, yüksek sesle konuşan dar bir çevrenin yön verdiği bir hatta mı sıkışacak?

Aslında partide hâlâ bir büyük sessiz çoğunluk var. Kadim CHP ruhunu taşıyan, popülizme değil ilkelerine yaslanan, bağırmak yerine partiyi gerçek anlamda düze çıkarmaya çalışan, partiye yük değil, omuz veren insanlar…

Kemal Kılıçdaroğlu’nun son çıkışları da aslında tam bu noktaya işaret ediyor: CHP bugün gürültünün değil, kendi vicdanının sesini duyabilecek mi? Eğik bir düzlemden aşağı doğru kaymaya devam mı edecek; yoksa o düzlemi tersine çevirecek cesareti bulacak mı? Parti, çevrimiçi ekiplerin manipülatif etkisinden sıyrılıp kendi iradesine dönebilecek mi? Siyasi iletişimin değil, ilkesel duruşun belirleyici olduğu bir hattı yeniden kurabilecek mi?
Parti, Ekrem İmamoğlu’nun kişisel yörüngesi olmaktan kurtulabilecek mi?
Parti içinde haklarında ciddi şaibeler olan isimlerin partiyle ilişkisi, gerçekten “aklanana kadar” askıya alınabilecek mi?
En önemlisi de: CHP, rüşvetle, irtikapla, çıkar ilişkileriyle anılmaktan gerçekten kurtulabilecek mi?

Geçmişin Yükü, CHP’nin EN AĞIR DÖNEMİ

Kürt meselesinde bugün yeniden kritik bir eşik konuşuluyor. İmralı’ya gidecek heyetle ilgili süreç şekillenirken CHP’nin bu heyete üye vermeme kararı alması, ilk bakışta ilkesel bir duruş gibi görünüyor. Fakat Türkiye siyasetinde hiçbir karar, tarihten bağımsız okunamaz.

Sol, 1990’lara girerken Kürt meselesine temas ettiği her noktada bir sınav yaşadı. SHP döneminde Kürt milletvekillerinin ihraç edilmesi, meclis kapısında polise teslim edilmeleri, solun Kürt seçmenle kurduğu bağın derinden sarsıldığı, tabanın kaydığı, Kürtlerin de seküler düzlemde kendi siyasal örgütlenmelerini inşa etmeye yöneldiği bir eşikti. O kırılmanın etkisi uzun yıllar sürdü; solun bölgedeki siyasal kökleri zayıfladı, karşılıklı güvensizlik büyüdü.

Yine 1989’daki önemli yerel yönetim başarısı, kısa süre sonra ortaya çıkan meşhur İSKİ yolsuzluk skandalıyla gölgelendi. Solun “temiz siyaset” iddiası, daha geniş toplum kesimlerinde ciddi bir yara aldı. O yarayı kapatamadan girilen seçimler ise Türkiye’nin yönünü bambaşka bir iktidara açtı.

Yine 90’ların ortalarından itibaren yaşanan SHP–CHP birleşmesi, merkez solun dağılmış enerjisini toplamaya yetmedi. Birleşme, ismin ve tabelanın ötesine geçemedi; sol yeni bir hikâye üretemiyor, toplumla arasındaki uçurumu kapatamıyordu. Ardından Baykal dönemi başladı ve parti giderek daha içe kapanık, daha dar bir ulusalcı çizgiye oturdu. Bu çizgi, yalnızca Kürtlerle zaten zayıflayan bağları değil, solun toplumun bütününe söyleyebileceği ileri fikirleri de törpüledi. Parti, geniş kitlelere umut verecek bir dil kuramadı. 1999’da baraj altında ve tarihinde ilk defa TBMM dışında kalması da bu tıkanmışlığın çarpıcı bir sonucuydu. Sol, hem siyasal vizyonunu daralttığı hem de yeni bir yön gösteremediği için, iktidar yolunu neredeyse kendi elleriyle kapatmış oldu.

Ekonomik krizler, çözülemeyen toplumsal gerilimler, türban meselesi, devlet içi vesayet tartışmaları, 28 Şubat’ın yarattığı kırılmalar ve hukuksuzluk duygusu… Bütün bunlara bir de siyaset sınıfının sorunları çözememesi eklenince, toplumun geniş kesimlerinde yeni bir arayış doğdu. O arayış, dönemin mağduriyetleriyle birleşince, Erdoğan’ın yükselişine ve AKP’nin uzun iktidar dönemine kapı araladı.

99 seçimlerinde Ecevit’in MHP ve ANAP’la kurduğu koalisyon, başbakanlık süreci ve takip eden hastalık dönemleri… 2000’lerin başında Türkiye siyaseti zaten ağır bir tıkanmışlık içindeydi. Ekonomik krizler, 2001’de yaşanan büyük çöküş, hiper enflasyon, finans sisteminin dağılması ve Kemal Derviş’in IMF destekli yapısal reform programıyla ülkeyi darboğazdan çıkarma çabası… Bu acı reçete uygulanırken, siyasi sınıfın sorunları çözememesi toplumda yeni bir arayışı besledi. Türban tartışmaları, devlet içi vesayet gerilimleri, 28 Şubat’ın yarattığı kırılmalar ve hukuksuzluk duygusu…

Ekonomik reformların meyvesi henüz ortaya çıkmadan gidilen erken seçimde DSP de, MHP de, ANAP da baraj altında kaldı; ama yapısal kararların yaratmaya başladığı istikrar beklentisinin siyasetteki kazananı AKP oldu. Ekonomik enkazın yükünü eski iktidar partileri sırtlanırken, ortaya çıkan ilk toparlanmanın siyasi karşılığını Erdoğan aldı. Solun dağınıklığıyla birleşen bu tablo, AKP’nin uzun iktidar dönemine kapı aralayan toplumsal zemini oluşturdu.

Aynı yıllarda merkez sol ve merkez sağın dağınık yapısı ve yaşadığı çöküş de bu tabloyu pekiştirdi. DSP iktidarı, hem ekonomik krizin yükü hem de Ecevit’in yanı başındaki birtakım isimlerin akçeli işleri, devlet olanaklarını kötüye kullanmalarına ilişkin tartışmalar nedeniyle hızla yıprandı. Üstelik koalisyon dengeleri siyasi manevra alanını iyice daraltmış, çözüm üretme kapasitesini neredeyse sıfırlamıştı. Ecevit’in sağlık sorunlarıyla birleşen bu yönetim zaafı, sonunda 2002 seçimlerinde dramatik bir çöküşe dönüştü; DSP yüzde 1’lere geriledi ve sol, uzun süre toparlanamayacağı bir boşluğa savruldu. Toplumun geniş kesimlerinde “Sol iktidar olamaz!” görüşü iyice yerleşti.

Tam da bu uzun tıkanmanın ardından geldi Kılıçdaroğlu dönemi. Kılıçdaroğlu, CHP’nin yıllardır kıramadığı o görünmez sınırı aşmak için, temas edilmeyen kesimlerle konuşmayı, kapısı hiç çalınmayan mahallelere gitmeyi seçti. Erdoğan’ın “Sivas’ın ötesine geçemezler” sözüne inat, yıllardır uzak düşülen Güneydoğu’ya gitti. Partiye oy vermesi mümkün değil gibi görünen kesimleri partiye oy verebilir hale getirdi. CHP’nin yıllarca uzak düştüğü kesimlerle yeniden yakınlaşması, 2019 ve 2024’te büyük şehirlerde ortaya çıkan değişimin en kritik unsuru, kazanılan başaranın gerçek zeminiydi. Bu başarı, bugünün yönetimlerinin, Kılıçdaroğlu çevrimiçleriyle gönderildikten sonraki 7 aylık kısa dönem çalışmalarının değil; yıllara yayılan Kılıçdaroğlu’nun o sabırlı temas siyasetinin, adalet yürüyüşlerinin, ilmek ilmek dokunan uzun ince yolun çıkardığı bir neticeydi. Üstelik bütün bu süreç, rüzgârın içeride ve dışarıda Erdoğan’dan yana estiği, türban tartışmalarının siyaseti kilitlediği, Erdoğan’ın geniş kitleler için neredeyse bir sembole dönüştüğü yıllarda yaşandı. Tam da o dönemlerde iktidarın etrafında sıkı bir güç birikmişken, aynı kitlelerin zamanla inançlarının istismar edildiğini düşünmeye başlaması ve bir kısmının iktidardan uzaklaşması, CHP’nin kurduğu bu yeni temas hattının toplumsal karşılığını daha da görünür kıldı.

Elbette Kılıçdaroğlu’nun hataları da vardı; tavizleri, eksikleri, zaman zaman gecikmiş refleksleri… Siyasetin “kervanın yolda........

© Muhalif