Ertelenmiş gelecek: bu evde/ülkede genç olmak
İnsan bazen en çok evinde üşür.
Bazı hikâyeler vardır; okursunuz, biter. Bazılarıysa bittiğinde başlar. Elimde bir öykü kitabı var. Arkamda birazı mor birazı mavi çiçekleriyle çok hızlı büyüyen ve oldukça da uzun ömürlü olan mor salkımları. Denk mi geldi yoksa bir öğrencim tarafından elime tutuşturulduğundan artık -benim için- huzurun temsili olmasından mı bilemem. Sonuçta gölgesindeyim güneşi seven bu süs bitkilerinin.
Elimde Aylin Balboa’nın Ateş Sönene Kadar öykü kitabı var. Tam da o ikinci türden: Bazılarıysa bittiğinde başlar, dediğim. Okur bitirir, ama metin okuru bırakmaz. İçine yerleşir, sızar, evin en görünmez köşesine ilişmiş eski bir koku gibi kalır. Odun kokusu bu. Petekli evde büyüdüm oysa. Üç yaşım görmüş sobayı kömürleriyle birlikte.
Bu eserde mesele yalnızca bir bireyin hikâyesi değildir; mesele, bir kuşağın ısınamama hâli. Bugünün gençleri… Bu ülkenin en gürültülü sessizliği gibiler. Çokça konuşuluyorlar ama nadiren gerçekten dinleniyorlar. Kalabalıklar içindeler ama kendilerini anlatacak dili ya bulamıyorlar ya da o dil çoktan başkalarının sloganlarına dönüşmüş. Çalınmış. O da!
Bu gençler nasıl ailelerde büyüdü?
Bir ev düşünün: Duvarlarında “sabret” yazılı, “tasarruf et”, şükret” var bir de. Salonunda televizyonun hiç kapanmadığı, mutfakta çayın eksik olmadığı ama sohbetin hep yarım kaldığı bir ev. Anne babaların çoğu kötü insanlar değil; aksine çoğu iyi niyetli, çalışkan, yorulmuş insanlar. Fakat onlardan öncekiler daha mı az yorulmuştu? Bu yorgunluk bazen sevgiyi erteler. Behçet Necatigil’in dizelerini buraya eklemeyeceğim zaten duyuyorsunuz şiiri: Sevgileri yarınlara...
Bir baba düşünün: Hayatı boyunca “doğruyu” yapmış ama bir gün olsun mutlu olup olmadığını sormamış kendine.Bir anne düşünün: Çocuğunu korumak isterken onu hayata karşı çıplak bırakmış.
Bu evlerde büyüyen gençler,........
