Sancılı bir ‘sergüzeşt” |
Karaköy rıhtımına gelince faytondan indi. İçine birkaç giyim eşyası, kitap ve yazı müsveddelerini doldurduğu tahta bavulunu alıp, rıhtımı caddeden ayıran alçak demir parmaklıklara doğru yürümeye koyuldu. Heyecanlı ve daha çok korkuluydu. Kaç gündür yazıhanesinin önünde rastladığı, evinin bahçe kapısından içeriye bakarlarken gördüğü, atlı tramvayda hemen yanı başında belirdiklerini hissettiği adamların, şimdi burada, rıhtımda da olacaklarından korkuyordu.
Ah o adamlar. O koyu renk elbiseli, fesleri kaşlarına eğilmiş, ‘kaplan bakışlı’, karanlık yüzlü adamlar. Kuşkulandıkları ya da canlarının istediği her insanı tutuklayıp, ‘Bab-ı Zaptiye’ye götürüp, onu hayattan silebilecek adamlar. Hafiyeler. Saray hafiyeleri.
Tahta bavulu elinde, rıhtım boyunca yavaşça yürüyüp, ortalıkta böyle adamlar olup olmadığını kolaçan etti. İşin kötüsü, bütün o rıhtımı doldurmuş olan insanların çoğunun, korktuğu hafiyelere benzemesiydi. Şuracıktaki simitçinin, az ötedeki ayakkabı boyacısının, yolcu uğurlarmış gibi duran şu adamın, palamar çözen çımacının aslında bir hafiye olmadığını kim bilebilirdi ki?
Bavulunu yere bırakıp, üzerine oturdu. Son anda tutuklanmazsa birazdan bineceği gemiyi de o anda gördü. Fransız Posta Teşkilatı’nın tek bacalı köhne gemisi, rıhtımın Galata Köprüsü’ne doğru uzanan bölümünün sonlarında bir yerde öylece duruyordu işte. Bacasından süzülen ince duman, geminin kalkışa hazır olduğunu gösteriyordu. Zaten yolcular da güverteye çıkan seyyar merdiveni tırmanmaya başlamışlardı bile.
Yüreği heyecanla çarparak ve korkudan terleyerek kalktı. Tahta bavulunu eline alıp yürüdü. Son anda geri dönemeyeceğini, bunu yapamayacağını bilmenin verdiği küçük bir rahatlık duygusu, adımlarını hızlandırdı. Rıhtıma giren kapıdaki pasaport denetiminden kolayca geçince, korkusu biraz daha azaldı.
Geminin merdivenlerinin başında ikinci bir denetim daha yapılmakta olduğunu görünce, yeniden korktu. Geri dönmeyi bile düşündü. Sonra bu hareketinin dikkat çekeceğini düşündü ve çaresiz adımlarla denetim yerine yaklaştı. Güleç yüzlü bir gümrük memuru, belgelerine üstünkörü baktı, mühürledi ve başıyla geçmesini işaret etti.
Sallanan, gıcırdayan merdivenin kalın iplerine tutunarak, güverteye tırmanmaya başladı. Hemen önündeki genç kızla, ondan daha yaşlı bir kadının Ermenice konuştuklarını duydu. Güverteden eğilmiş, rıhtımda ona el sallayanlara bakan bir genç de, gözyaşları arasında Rumca bir şeyler söylüyordu.
Güverteye çıktı. Korunaklı bir yer aradı. Denkler, bavullar ve sepetler arasında sıkışıp kalmış bir şezlong bulup ilişti. Derken uzun bir zil çaldı. Gemicilerin Fransızca komutları duyuldu. Vapurun düdüğü üç kez boğuk bir sesle öttü. Güverte tahtaları titredi ve gemi hareket etti.
Ayağa kalkıp, küpeşteye yaklaştı. Batmaya yaklaşan güneşin koyulaşan ışıkları altında tuhaf bir bakır rengi alan, karşıdaki Topkapı sarayının kubbelerini, Yenicamiyi
, uzaklardaki Üsküdar ve Beşiktaş sahillerini seyretti.
Ortalık iyice kararana kadar öylece dikilip, İstanbul’u seyretti. Boğazın her iki yanındaki evlerin ışıkları teker teker yanıncaya kadar şehre baktı. Sonra yeniden şezlonga oturdu. Bu rüya şehri belki de bir daha hiç göremeyecek olmasının verdiği hüzünle gözleri doldu.
Güverte görevlisinin dağıttığı battaniyeyi üzerine çekip, sırtüstü yattı. Yıldızları seyre durdu. Edebiyatçı Samipaşazade Sezai’nin, başka çaresi kalmadığına inandığı için İstanbul’dan Fransa’ya kaçması, işte böyle oldu.
Yazdığı Sergüzeşt (Macera) adlı romanla Türk edebiyatında realizmi başlatan kişi sayılan öykücü ve romancı Sami Paşazade Sezai, İstanbul Taşkasap’ta 1859 Temmuz ayında doğdu. Ailesi, Mısır’dan İstanbul’a göç etmiş zengin bir aileydi. Büyük........