Sanatçı çocuğu olmak: İlham değil, gölgede büyüyen bir kimlik travması |
Sanatçı çocuğu olmak çoğu zaman sanıldığı gibi ilham verici bir ayrıcalık değil, erken yaşta başlayan bir kimlik çatlağıdır. Çünkü bu çocuklar hayata “kim olacakları” sorusuyla değil, “kime benzeyecekleri” beklentisiyle başlar. Daha konuşmadan, daha üretmeden, daha hata yapmadan bir ismin, bir mitin ve çoğu zaman da bir efsanenin içine doğarlar.
Psikolojik açıdan bakıldığında, ünlü bir sanatçının çocuğu olmak, bireyselleşme sürecinin baştan sakatlanması anlamına gelir. Çocuk, kendisini tanımadan önce başkalarının gözündeki yansımayla tanışır. “Sen Picasso’nun oğlusun”, “Sen Bedri Rahmi’nin evladısın” cümleleri, masum bir tanımlama değil; çocuğun benliğine yerleşen görünmez bir komuttur. Bu noktadan sonra yapılan her resim, söylenen her söz, atılan her adım, bir karşılaştırmanın malzemesine dönüşür.
Bu durum psikolojik olarak özellikle narsistik ebeveyn figürüyle birleştiğinde yıkıcı hale gelir. Narsistik sanatçı ebeveyn, çocuğu bağımsız bir özne olarak değil, kendi büyüklüğünün devamı ya da vitrini olarak algılar. Çocuk ya ebeveyni yüceltmeye hizmet eder ya da onu tehdit etmeyecek kadar silik kalmalıdır. Böyle bir denklemde çocuk, kendisi olamaz; ancak bir rol oynayabilir.
Pablo Picasso’nun oğlu Paulo Picasso tam da bu rolün içine doğdu. Paulo, babasının dünyasında bir çocuk değil, neredeyse bir figürandı. Picasso onu zaman zaman modell olarak kullandı, zaman zaman yanına aldı, ama hiçbir zaman eşit bir özne olarak görmedi. Paulo gençliğinde resim yapmayı denedi, sahne tasarımlarıyla ilgilendi, sanatın içinde bir yer bulmaya çalıştı. Ancak yaptığı her iş, otomatik olarak babasıyla karşılaştırıldı. Eleştirmenler onun çalışmalarına bakarken........