menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kalbini Kaybeden Bir Dünya

14 0
22.01.2026

Çöküşler kalplerden başlar, dirilişler de kalpten olur. İslam’ın dirilişi de böyle olmuştu. Her şey, Ruhu’l-emîn’in Kur’an’ı Allah Resulünün kalbine indirmesi ve vahyin onu mayalaması ile başlamıştı (Şu’ara 26/193). Dikkat edilirse “inkılâp” ile “kalb” kelimeleri aynı kökten gelir. Dolayısıyla Hz. Peygamberin gerçekleştirdiği inkılap da “kalp” kaynaklı idi. İlk Kur’an nesli Ashab-ı kiram, kalp terbiyesinin de öncüleri olmuşlardır. Kalpten başlayan eğitimin, fert ve toplum planında ne büyük iman ve ahlak dönüşümüne sebep olduğuna onların hayatı şahittir. Bugün de iman ve ahlak hareketi onlarda olduğu gibi kalbin derinliklerine kök salması, vicdan, ruh ve şuurlara şekil vermesi gerekiyor. Aksi takdirde Müslümanlığın slogandan öteye geçmeyeceği, yüzeysel kalacağı dolayısıyla toplum için istenilen neticeyi vermeyeceği izahtan varestedir.

Hz. Peygamber, insanları kalplerini bütün doğru, iyi, güzel ve hayırlarla doldurmaya çağırmıştır. Çünkü o, kalple yola çıkılmadığı takdirde maksat ve menzile varılamayacağını çok iyi biliyordu. İnsanoğlu, dün olduğu gibi bugün de çoğunlukla dış görüntüyü ve imajı kurtarmanın, kendisini daha cazip göstermenin peşinde olmuştur. Ama Hz. Peygamber, IV asır önce insanların dikkatini iç dünyalarına ve geliştirecekleri öz değerlere çekmiştir. Böylece Allah’ın kimsenin boy posuna, endamına bakmadığı aksine insanı yücelten kalbi ve fıtri değerlere baktığını insanlığa hatırlatmıştır (Müslim, Birr 33).

İslam binası kalb-i selim temeli üzerine yükselmiştir. Bundan dolayı Allah Resulü’nün arkadaşları kalbi en sağlam ve güçlü insanlardı. Öyle bir kalp ki, Allah sevdası uğruna onları dur durak demeden dünyanın dört bir tarafına koşturdu. Kıtaları arşınladılar. Yoruldular ama yılmadılar, yaralandılar ama yıkılmadılar. Düştüler ama ayağa kalkmasını bildiler, kaldıkları yerden koşmaya devam ettiler. Tökezlediler ama yeter artık tamam demediler. Kalp dünyaları büyüdükçe mesafeler, coğrafyalar onların gözünde küçüldü. Onlar koştukça, Allah da onların kalplerindeki iman, hidayet, basiret ve takvayı büyüttü (Ankebût 29/69). Kalpleri zenginleştikçe de Allah yolunda daha uzaklara koştular. Bugün de İslam’ın güneşinin parlaması için kalpten başlayan böyle bir dirilişe çok ihtiyaç vardır.

Gönlün bir iman ve İslam yurduna dönüşmesi için sağlam kalp (kalb-i selîm) şarttır. Bugün inkâr ve isyan kasırgaları iman binasını sallamaktadır. Temeli sağlam olmayan imanlar, şüphe ve kararsızlık sarsıntıları karşısında bir o tarafa bir bu tarafa yalpalamaktadır. Popüler kültür ve sanal alemde dört bir taraftan yağan zehirli oklar, imanın merkezi kalbi delik deşik etmektedir. Müminin kalbi bu saldırılar karşısında adeta can çekişmektedir. Ama enteresandır, o tehlikenin farkına bile varamamaktadır. Kalp kalesi düşünce iman ülkesinin savunulamaz bir hale geleceği unutulmaktadır. Şeytan ve askerleri bunu iyi bildikleri için içerden ve dışardan hücumlarını aralıksız sürdürmektedirler. Müslümanlar üzerine dört koldan gelmektedirler. İşte bütün bu saldırılar karşısında “kalbin takvası”na (Hac 22/32) sığınanlar ancak iman ülkesini koruyabileceklerdir.

Biz, anlamayı aklın bir fonksiyonu olarak biliriz. Ancak Kur’an, din konusunda “anlayan” ve “anlamayan” kalpten bahseder ve anlamayan kalpleri yerer (A’râf 7/179). Demek ki, dini hayatın beyni kalptir ve onun tarafından yönetiliyor. Kalbin anlayışı kıtlaşınca dini hayat da felce uğramaktadır. Başka bir ifadeyle manevi hayatta bir bozulma varsa kalbin beyninde bir hastalık var demektir. Bu kalp, Allah’tan ve peygamberden gelen çağrılara karşı hissiz ve duyarsızdır. Kendini diriltmeye hazır mesajlar karşısında kavrama yeteneğini kaybetmiştir. Ne yaşanan bela ve musibetlerden ne de Kur’an ve tabiat ayetlerinden bir ders alır. Hak ile batıl, iyi ile kötü arasındaki onca farkı göremez olur. Çünkü kalpteki iman nuru sönmüştür.

Anlayan kalp ise, olgunlaşmış bir akla sahiptir. Bu, varlığın künhüne vakıf olmuş ve bu dünyada bulunmanın muammasını çözmüştür. Bölük pörçük bilgilerin arasında boğulmamış, külli anlayışa ermiştir. Eşyanın içinde kaybolmamış, hayata yücelerden bakmayı öğrenmiştir. Dünyanın aldatıcılığını görmüş ve sonsuzluğa talip olmuştur. Bu kimseler, sinelerinde toplumu kuşatan bir sorumluluk duygusuna sahiptirler. Akan gözyaşlarını vicdanlarının........

© Mir'at Haber