Aydın olmak, ne bir meslek ve ne de bir statüdür. Batı’da önce dini, daha sonra felsefi alanda topluma yön veren aydınlar, genelde bir ekol veya ideolojinin parçası olarak ortaya çıkarlar. Her iki durumda da topluma değil, devlete veya ideolojilere yönelik çalışmaların yapıldığına şahit oluruz. Batı tarihinde, toplumdan kaynaklı pek düşünce görülmez. Toplum, siyasi ve felsefi görüşlerin peşinden giderek ona destek veya taraftar olur.

Kültürümüzde münevver, bilgi ve ahlak sahibi olup, çevresini aydınlatan kişiye verilen addır. Münevver kelimesi, sadece aydınlatmak değil, aynı zamanda saflaştırmak ve yüceltmek manasına gelir. Doğu’da ve özellikle İslam dünyasında bilge insanlar, toplum içinde çıkıp, toplumla haşır neşir olarak, toplumu aydınlatırlar. Batı’daki aydınlanma, genelde entelektüeller çerçevesinde gelişen ve yönlendirilen bir çabayı temsi eder. Halk kesimlerinin, bu ideoloji ve teorilerin şekillenmesinde pek rolleri yoktur.

Batı dünyasında konular ve fikirler, büyük ölçüde teorik ve soyut konular üzerinde gelişmektedir. Rönesans ve Aydınlanma döneminden sonra batılı aydınların görüşleri bazı idareciler tarafından uygulanma imkanı bulmuşsa da, halkta aynı karşılığı ve desteğin oluştuğunu söyleyebilmek zordur.

İslam medeniyetinde de ilmi çalışmaların ortaya atılması ve tartışılması, alimler tarafından yapılırsa da, onların topluma aktarılması ve uygulanma imkanı, hem devlet kurumları içinde fetva merkezleri ve hem de tekke ve zaviyeler yoluyla halka ulaştırılmakta ve hayatın işleyişini düzenleyebilmektedir.

Bilginin toplumla ilişkisi:

Bilginin sadece aydınlar ve devlet adamları arasında işleyen bir mekanizma halini alması, islam medeniyeti dışındaki medeniyetlere ait bir durumdur.
İslam, “her kadın ve erkek üzerine ilim öğrenmesi farzdır” hükmü ile ilmin öğrenilmesinin gerekliliğini ve önemini ortaya koymuşken, müslümanların ilmi öğrenmeyi ihmal etmeleri, bu medeniyetin zayıflayarak, etkisiz hale gelmesine yol açmıştır.

Elbette ki, her insanın ilim seviyesine gelmesi kolay değildir. Ama, belli bir kesimin ilmi öğrenmesi, öğretmesi ve toplumu bu çerçevede yönlendirmesi de hayatın kaçınılmaz bir görevi olmaktadır.

Asılında İslam tarihinde ilmin, devlet adamlarının çabalarıyla korunup geliştirildiği dönemlerin varlığı bilinmektedir. Bu durum Batı’da da görülmektedir. Fakat, Orta Çağda Kilise, ilmi ve ilmi çalışmaları tekeline almış ve onu, kendi mantığı ve menfaatine hizmet eder hale getirmiştir. Bu durum, Batılı entelektüellerde Kilise’ye karşı güveni ortadan kaldırmış ve hatta, kiliseyi hayattan uzaklaştıracak kadar onunla kavgaya kadar gidecek bir tavrı ortaya çıkarmıştır.

İlim ile yaşamak, dolayısıyla ahlaki ve sosyal ilimlerin bilgi ve kuralları ile hayatı yönlendirme konusunda, İslam dünyasında da zaman zaman sapmalar yaşanması da, ilmin siyasete ve menfaate alet edilmesiyle başlayan bir hadisedir.

İlmi, yeniden asıl fonksiyonuna kavuşturmak:

Maddi menfaat ve makam elde etme uğruna ilmi ve hatta dini kuralları kenara terketme tutumu, günümüzde fazlaca rastlanan bir tutumdur. İşte böyle bir durumda alimin mecazi ölümü, hakikatin ortadan kaybolmasına yol açmaktadır. “Alimin ölümü alemin ölümüdür kutlu sözü, sadece alimin can olarak ölümünü değil, belki de ruhen ve sosyal fonksiyon olarak ölümünü dile getirmektedir.

Bu durum, yukarıda da belirttiğim gibi, siyaset ve ticaret kesiminin menfaatlerine engel olmasıyla gerçekleşmiş bir hadisedir. Bu durum, tarihi bir vak’a olarak hemen her dönemde görülen ciddi bir dünyevileşmekte ve yabancılaşmayı sonuçlandırmaktadır.

Aslında gerek batı’da ve gerekse doğu’da, ilmin devlet veya ticari kesimlerin güdümüne girmesi ile, ilmin hürriyeti bir manada kısıtlanmış ve asıl hedefinden sapma durumu ile karşı karşıya kalmıştır. İslam dünyasında vakıflar, ilmi ve hayır hizmetlerini devlet eliyle değil, iyi niyetli hayır sahiplerinin bu alana, hukuki bir belge ve kayıt ile imkanlarını tahsis etmesi, ilim ve ahlak adamlarını belli güçlerin etkisinden uzak tutmasını sağlamıştır.

Hakikat arayışı ve bilgisi ortada olmayınca, cahiliye denilen yanlış, yalan ve insanları hak ve doğrunun dışına çıkaran eğilimler meydana gelmektedir. Bu yüzden, halkın; yeniden ilim adamlarının arkasında ve onları destekleyerek, güç merkezlerinin ilim ve ilim adamları üzerindeki sultasına engel olması gerekiyor.

Prof. Dr. Sami Şener

QOSHE - İlmin, Menfaat ve Güce Alet Olmasını Engellemek - Prof. Dr. Sami Şener
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

İlmin, Menfaat ve Güce Alet Olmasını Engellemek

2 1 11
21.11.2022

Aydın olmak, ne bir meslek ve ne de bir statüdür. Batı’da önce dini, daha sonra felsefi alanda topluma yön veren aydınlar, genelde bir ekol veya ideolojinin parçası olarak ortaya çıkarlar. Her iki durumda da topluma değil, devlete veya ideolojilere yönelik çalışmaların yapıldığına şahit oluruz. Batı tarihinde, toplumdan kaynaklı pek düşünce görülmez. Toplum, siyasi ve felsefi görüşlerin peşinden giderek ona destek veya taraftar olur.

Kültürümüzde münevver, bilgi ve ahlak sahibi olup, çevresini aydınlatan kişiye verilen addır. Münevver kelimesi, sadece aydınlatmak değil, aynı zamanda saflaştırmak ve yüceltmek manasına gelir. Doğu’da ve özellikle İslam dünyasında bilge insanlar, toplum içinde çıkıp, toplumla haşır neşir olarak, toplumu aydınlatırlar. Batı’daki aydınlanma, genelde entelektüeller çerçevesinde gelişen ve yönlendirilen bir çabayı temsi eder. Halk kesimlerinin, bu ideoloji ve teorilerin şekillenmesinde pek rolleri yoktur.

Batı dünyasında konular ve fikirler, büyük ölçüde teorik ve soyut konular üzerinde gelişmektedir. Rönesans ve Aydınlanma döneminden sonra batılı aydınların görüşleri bazı idareciler tarafından uygulanma imkanı bulmuşsa da, halkta aynı karşılığı ve desteğin oluştuğunu söyleyebilmek zordur.

İslam medeniyetinde de ilmi çalışmaların ortaya atılması ve tartışılması, alimler tarafından yapılırsa da, onların topluma aktarılması ve uygulanma imkanı, hem devlet kurumları içinde fetva merkezleri ve hem de tekke........

© Mir'at Haber


Get it on Google Play