NİTELİKSİZ NİCELİĞİN ÇIKMAZI

NİTELİKSİZ NİCELİĞİN ÇIKMAZI

Temmuz ve ağustos aylarında Karadeniz bir başka güzeldir. Özellikle Ordu, Giresun ve Trabzon’da bu aylar, fındık mevsimi demektir. Bu yüzden gurbette yaşayan bu yörenin insanları, doğdukları topraklara dönüp hem sıla-i rahim yapmak hem fındık toplamak hem de yaylaların serin havasını teneffüs etmek isterler. Bu, onlar için sıradan bir ziyaret değil; adeta bir aidiyet duygusu, bir hayat tarzıdır. Ara sıra da olsa ben de bu duygudan kısmen nasibini alanlardan biriyim. Ne var ki sılaya geldiğim yıllarda ben yaşlılar kategorisine dâhil olduğum için fındık toplamaya iştirak etmez, daha çok okumaya ve yazmaya vakit ayırıyordum. Ara sırada olsa yürüyüşe çıkar, rastladığım insanlarla birkaç söz etmenin mutluluğunu yaşardım.

Yine böyle bir yürüyüş sırasında, yol kenarındaki bir evin gölgesinde oturan iki genç kızla karşılaştım. Selam verdim, selamıma güler yüzle karşılık verdiler. Sohbet esnasında, kızlardan birinin yıllar önce gurbete gitmiş bir akrabamın kızı olduğunu öğrendim. Diğeri ise Malatyalıydı ve onun sınıf arkadaşıydı. Fındık toplamaktan dönmüşler, biraz dinleniyorlardı. Konuştukça ikisinin de ilahiyat fakültesi mezunu olduklarını, fakat henüz atanamadıklarını öğrendim. Bunun üzerine biraz da meslekî merakla sohbeti derinleştirmek istedim. Hangi hocalarını sevdiklerini sordum. Verdikleri cevaplardan bazı temel derslere karşı yeterli ilgiyi duymadıkları anlaşılıyordu. Özellikle bazı dersleri niçin sevmediklerini sorduğumda, hocalarının yöntemlerinden ve ders işleyiş tarzından memnun kalmadıklarını ifade ettiler.

Daha sonra sohbeti genel kültür alanına kaydırdım. Roman, hikâye ve şiir okuyup okumadıklarını sordum. Yahya Kemal, Mehmet Âkif, Necip Fazıl, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tolstoy ve Dostoyevski gibi ediplerden herhangi bir eser okuyup okumadıklarını öğrenmek istedim. Bu isimleri duyduklarını, fakat eserlerini okumadıklarını söylediler. Bu durum beni düşündürdü, hatta biraz da üzdü. Çünkü bana göre üniversite eğitimi, sadece meslekî bilgi kazandırmamalı, aynı zamanda gençlerin duygu, düşünce ve kültür dünyasını da zenginleştirmeliydi.

Sohbet bu minval üzere devam ederken akrabam olan genç kız, birden kendisinin “ehl-i sünnetçi” olduğunu söyledi. Ben ona böyle bir soru sormamıştım; ama o, belli ki bunu özellikle vurgulama ihtiyacı hissetmişti. Bunun üzerine ona, “ehl-i sünnetten ne anlıyorsun?” diye sordum. Verdiği cevaplar daha çok yüzeysel bilgilerden ibaretti. “Bu ekolün önemli temsilcileri kimlerdir?” dediğimde ise sadece Mâtürîdî’nin adını söyleyebildi. Daha sonra Mâtürîdî’nin hangi ilim alanında öne çıktığını sordum. Önce hadis âlimi olduğunu söyledi, ardından telefondan kontrol edince kelâm âlimi olduğunu fark etti. Bunun üzerine ona, Mâtürîdî’nin hem kelâm hem de tefsir alanında önemli eserler verdiğini; özellikle Kitâbü’t-Tevhîd ve Te’vîlâtü’l-Kur’ân adlı eserlerinin İslâm düşünce tarihinde mühim bir yere sahip olduğunu anlattım. Bu eserleri tanımalarını ve en azından bazı bölümlerini okumalarını tavsiye ettim.

Elbette bütün ilahiyat mezunları böyle değildi ve böyle değerlendirmek de yanlış olurdu. Kendisini iyi yetiştirmiş, alanında derinleşmiş çok değerli gençlerimiz de vardı. Ancak bu kısa sohbet bile bana, eğitim........

© Mir'at Haber