DİNÎ BİR HAYAT NEDEN GEREKLİ?
DİNÎ BİR HAYAT NEDEN GEREKLİ?
Dinî hayat, “insanın, inanç esaslarını sadece zihinsel bir kabul olarak değil; aynı zamanda düşünce, tutum ve davranışlarına yön veren bütüncül bir yaşam biçimi olarak içselleştirmesini ifade eder” ve Allah’la, kendisiyle ve diğer insanlarla olan ilişkilerini de ahlâkî bir zemine oturtur. Dolayısıyla da dinî hayat, ibadetlerle sınırlı bir dindarlık anlayışını aşarak; adalet, dürüstlük, merhamet, emanet bilinci ve kul hakkı gibi değerlerin günlük hayatta fiilen karşılık bulmasını da ifade eder. Bu yönüyle dinî hayat, şekilsel dindarlığın da ötesinde; iman, ahlak ve amel bütünlüğü üzerine kurulu bir düzeni hedefleyen, insanın anlam arayışına cevap veren, hayatı başıboşluktan kurtarıp sorumluluk bilinci kazandıran temel bir referans alanıdır. Nitekim Değerli bilim insanı, Mazhar Osman Uzman, bu konuyla ilgili olarak “Tababet-i Ruhiye” adlı eserinde şunları yazar:
“Dinin ruh üzerinde derin bir tesiri vardır. Gerçi bu tesirin derecesi, memleketlere, asra ve ortama göre değişebilmektedir. Mutedil ve doğru bir inanca sahip olan her şahıs, sinirlerini metin bir zırhla muhafaza etmektedir. Din terbiyesi, insanı birçok fenalıklardan, cinâyet doğuracak sebeplerden korur. Her din, iyiliği emreder ve çalışmayı teşvik eder, kalpte fazla kin ve düşmanlık yaşamasına müsaade etmez, düşmanına bile af ve merhamet telkin eder.”[1]
Yine Mazhar Osman’a göre, hangi dine mensup olursa olsun, dindar olanlarda değil, dinî akidelere taassupla bağlananlarda akıl hastalıkları görülmektedir. Yoksa asırlardan beri milyarlarca insana iyilik telkin eden, kurtuluş yolu gösteren hiçbir din, dimağı bozmaz, Lâkin dinsizlik… İşte akıl hastalıklarının mühim sebeplerinden biri… Bir şeye inanmamak, yeni nesillerin ruhlarında önemli sarsıntılar yapmıştır. Allah’a, kadere inanmayı ve tevekkülü yok etmiş, yerine ihtiras, ihtilâl, öldürmek ve ölmek arzularını yerleştirmiştir.[2]
Dünya Sağlık Teşkilatı’nın ruh sağlığına ilişkin ölçütlerine göre “Normal insan; önce kendisi, sonra âilesi, sonra hısım ve akrabaları, sonra komşuları ve hemşerileri ve sonra bütün dünya insanları ve hepsinden önce ALLAH’ı ile iyi geçinen insandır.” [3] Bu tanıma uymayan insan ise normal sayılmamakta, hatta bu Teşkilatın, “Sağlık, sadece hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence, ruhça ve sosyal yönden tam iyilik halidir.” tanımına göre de hasta sayılmaktadır.
Çünkü Mazhar Osman’ın ifadesiyle “ihtiras, ihtilâl, öldürmek ve ölmek arzuları” na sahip olan insanın akıl ve ruh sağlığının yerinde olduğu söylenemez. Zira “Ruh sağlığı, insanın iç dünyasıyla dış dünyası arasındaki uyumu ve dengeyi ifade eden bütüncül bir iyi oluş hâli” dir. Akıl sağlığı ise “Kişinin düşünme, anlama, muhakeme etme, karar verme, duygularını yönetme ve günlük yaşamını dengeli biçimde sürdürebilme gücünü ifade eder.”
Bu nedenle insanın, beden ile ruh arasındaki dengeyi koruması ve bunu bozacak düşünce ve davranışlardan da uzak durması gerekmektedir. Ne var ki bu dengeyi bozan bir çok etken ve sebep bulunmakta ve bunlar arasında insanın sıkıntı, kaygı ve takıntı içinde olması, çelişkiye düşmesi ve kaldıramayacağı kadar yüklerin altına girmesi, en dikkat çekici olanlarıdır. Bu ve benzeri etkenlerin sonucu meydana gelen hastalık ise vücudun acılardan kurtulmak için feryadından başka bir şey değildir. Hastalığa bu yeni yaklaşımın esası........
