We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close
Aa Aa Aa
- A +

ALLAH TASAVVURU: DİNÎ HAYATIMIZI ŞEKİLLENDİREN TEMEL ETKEN

1 1 0
22.07.2021

Prof. Dr. Celal Kırca

Allah Teâlâ, “Sabırlı yirmi kişinin iki yüz, sabırlı yüz kişinin bin kişiyi yendiğini/yeneceğini”[1] söyleyerek, inancın/imanın gücüne dikkatimizi çeker. Bunun pek çok örneğini tarih sahnesinde ve günlük hayatta görmek mümkündür. Bilindiği gibi tıpta da “Plasebo etkisi” adı verilen bir uygulama mevcuttur. Bu uygulama, “Farmakolojik olarak etkisiz bir ilacın telkine dayalı bir etki ortaya çıkarma halini” ifade eder. Bu da düşüncenin/inancın insana olumlu etki yaptığı ön kabulüne dayanır. Çoğu kere de olumlu sonuçların alındığı ifade edilir. Bir köşe yazarının seneler önce düşünce gücü ile ilgili bir yazısında “ Artı 18 derecedeki soğuk hava deposunda mahsur kalan, dolayısıyla da donarak öleceğini sanan bir denizcinin acıklı ölüm hikayesini anlatır.[2] O denizci, soğuktan ölmemiş, soğuk hava deposunda donarak öleceğini sandığı için ölmüş. Bu örnekler, bize düşünce gücünün/inancın insan üzerindeki etkisi hakkında az-çok bir fikir vermektedir.

Düşünce gücü, iyiye kullanıldığında olumlu ve güzel sonuçlar verse de, kötüye kullanıldığında olumsuz ve zararlı sonuçlar verdiği görülmektedir. İnsanlar, genellikle ilk defa duyduğu ve elde ettiği bilgileri sahiplenme ve savunma ihtiyacı hissederler, zamanla da onları önyargı veya kalıp yargıya dönüştürürler. Bu nedenledir ki bu insanlar, yeni bir bilgi veya bir belge ile karşılaştıklarında, daha önceden elde ettikleri bilgilerden şüphe etmek yerine, yeni bilgileri ve belgeleri ret etme eğilimi gösterirler. Bu bilişsel ön yargı çeşidine, “Geri Tepme Etkisi /Backfire Effect” denilmektedir. Ne kadar doğru ve geçerli kanıtlar sunulursa sunulsun, bu insanların inanç ve düşüncelerinin tutarsızlığı ortaya konulduğunda bile eski düşüncelerinden vaz geçmeme konusunda ısrarcı oldukları ve onlara daha da sıkı sıkıya sarıldıkları görülür.

Bunun içindir ki insanlara, özellikle çocuklara ve gençlere yetişme çağlarında sunulacak dinî bilgilerin doğru olmasına azamî özenin gösterilmesi, önemli olduğu kadar da bir gerekliliktir. Doğru olmayan, eksik ve yanlış olan dinî bilgiler, doğru bir dinî hayat vaat etmez ve doğru bir Allah tasavvuru da oluşturmaz. Zira doğru olmayan her bilgi veya düşünce insanı yanlış istikametlere sevk etme potansiyeline sahiptir. Nitekim günümüzde sıkça görülen ve eleştiri konusu yapılan yanlış ve eksik dinî hayatın temelinde, doğru olmayan dinî düşüncelerin ve özellikle de Allah tasavvurunun bulunduğunu söylemek, abartılı bir ifade olmayacaktır. Çünkü Allah tasavvurumuz, dini nasıl anladığımızı ve hayatımıza nasıl yansıttığımızı belirleyen ve şekillendiren en temel etkenlerden birdir.

Nasıl bir Allah’a inanıyoruz veya inandığımız Allah’ın hangi sıfatlarını nasıl sıralıyor ve anlamaya çalışıyoruz? Bu soruların cevabı, aynı zamanda bizim dini nasıl anladığımızı ve yaşadığımızı da gösterir. Nitekim geçmişte oluşan dinî gruplardan biri, Allah’ın “ilim, kudret ve tekvin” sıfatlarını öne çıkartıp, bu sıfatlara göre Allah tasavvurunu oluştururken; diğeri “kelâm” sıfatını, bir diğeri “adalet” sıfatını öne çıkartarak, Allah tasavvurlarını oluşturmuşlar ve dinî anlayışlarını bu tasavvurlara dayandırmışlardır. Kimi “rahman ve rahim” sıfatlarını düşünce sisteminin merkezine alırken, kimisi de “kahhâr” sıfatın öncelemekte, dua yerine bedduayı tercih etmektedir. Günümüzde ise mezhep ve gurup aidiyetine bağlı bu tasavvurlara ilaveten, yeni Allah tasavvurlarının oluşmaya ve farklı bir mahiyet arz etmeye başladığı da müşahede edilmektedir.

Daha açık bir ifade ile toplumsal dindarlık anlayışı, yerini bireysel dindarlık anlayışına terk etmeye başlamış görülüyor. Nitekim kimi Müslüman, sevdiklerini kayıran, sevemediklerini cezalandıran bir Allah tasavvur ediyor. Kimi Müslüman, Allah’ı kendisine çok yakın, hatta şah damarından da yakın buluyor, kimisi de kendisini Allah’a o kadar yakın görmüyor, bu nedenle de Allah’a yakın olduğunu düşündüğü bazı kimlerden yardım talep ediyor. Kendisinin elinden tutup Allah’a götürmesini bekliyor. Bir diğer ifade ile samimi ve içten yapacağı bir kullukla Allah’ın sevgisini kazanma yerine, Allah’ın sevgisini kazandığını sandığı bir kulun sevgisini kazanmayı, Allah’a ulaşmanın bir yolu olarak görüyor, onun vasıtasıyla Allah’a ulaşabileceğini umuyor.

Kimi Müslüman, Allah’tan bir talepte bulunurken O’nu yanında, yanı başında, fakat günah işlerken çok uzaklarda tasavvur edebiliyor. Kimi Müslüman Allah’a inandığını söylüyor, ama O’na ne kadar güvendiğini ifade edemiyor. Kimi Müslüman görevlerini layıkıyla yapmıyor, yapmak istemiyor, fakat bütün işlerini de Allah’a havale etmekten de geri durmuyor ve bunu da “tevekkül” adına yapıyor. Dolayısıyla tevekkülü de yanlış anlıyor. İlk önce kendisinin yapması gereken şeyleri yapıp/ azmedip, daha sonra tevekkül etmesi gerekirken, taleplerini doğrudan Allah’a sunmayı tevekkül sanıyor. Oysa Allah Teâlâ, önce azmetmeyi/ çalışıp gayret göstermeyi, daha sonra da işin gerçekleşmesi için tevekkül edilmesini........

© Mir'at Haber


Get it on Google Play