ŞERİATI, KEMALİSTLERDEN ÖNCE “MÜSLÜMANLARA” ANLATMAMIZ LAZIM
ŞERİATI, KEMALİSTLERDEN ÖNCE “MÜSLÜMANLARA” ANLATMAMIZ LAZIM
Kadir gecesi, camide yaptığım vaazda zülfüyâra dokunan konulara girmiştim. Çoğu hocalarımızın cami kürsüsünde anlatılmasını riskli bularak girmediği konuları dile getirmiştim. Maalesef bu konuların camilerde anlatılmasını doğru bulmayan ve bu konuları hâlâ içlerine sindiremeyen “Müslümanların”, azımsanmayacak kadar çok olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Yani bizi özümüzden uzaklaştırarak çok korkutmuşlar.
Laik-cumhuriyet döneminde hocalara biçilen görev, suya sabuna dokunmayan, fincancı katırlarını ürkütmeyen, İslam’ın sadece ibadet ve ahlak bölümünü anlatan, ahkâm bölümünü mayınlı tarla gören ve “kıldırırım beşimi, sallarım başımı, alırım maaşımı” anlayışı ile görev yapan din görevlisi olmak… Yani “Hristiyanlık gibi bir İslam, papaz gibi dünya işlerine karışmayan bir imam ve İncil gibi bir Kur’an” anlayışıyla görev yapması istenen acûbe bir din görevlisi ve bu bunların yetiştirdiği “gelene ağam, gidene paşam” diyen tatlı su Müslümanları…
Evet, laik-cumhuriyetin tosuncukları böyle istiyorlardı ve uzun bir süre de böyle oldu. Ama yirmi yılı aşkın bir zaman diliminden beri, din görevlilerine biçilen bu kefen biiznillah yırtıldı. Hocalarımızdan birçoğu korku imparatorluğunun dayatmalarından kurtularak kendini; “emir kulu, değil de Allah’ın kulu” görme şerefine ererek, artık tâğutların sesine değil de, Allah ve Peygamberlerinin sesine kulak vererek görevlerini hakkıyla yapmaya başladı. Diyanet camiasında da bu tür hocaların sayısı arttı.
Fakat bin yıl bu topraklarda insanlara huzur getirmiş olan Şeriat nizamına küfrederek; “kahrolsun Şeriat” naraları atma cesareti gösteren namussuzlar kadar cesur olma yürekliliğini gösteremeyen bizim mahallenin namusluları böyle devam ederlerse, zillet/eziklik onlarda karakter haline gelecek. Hâlbuki Müslümana zillet değil, izzet yaraşır.
Kadir gecesi vaazımda dedim ki: “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Bu, kitap ve sünnetle sabittir. Her gecemizi Kadir, her gündüzümüzü Ramazan bilerek yaşamalıyız. Bu gece de bolca “Ya Rabi! Sen affedicisin, affetmeyi seversin, beni affeyle” duasını da bolca yapalım. Bu geceyi değerli kılan, Kur’an’ın bu gecede inmiş olmasıdır. Onun için ben sizlere Kur’an’dan, bize unutturulmuş ve ihmal ettiğimiz bir ayetten bahsedeceğim. Çünkü Kur’an’ı ihmal edenleri Peygamberimiz Allah’a şikâyet edecektir. Kur’an bize bu konuda şöyle buyurur: “Rasûl, ‘Yâ Rabbi! Kavmim bu Kur’an’ı terkedilmiş kıldı’ dedi.” (Furkan:30). Problemlerimizin çözümünde Kur’an’ı hakem kılmamak ve hükmüne başvurmamak, O’nu terkedilmiş kılmanın bir türüdür.” (Sâbûnî, Safvetü’t Tefâsîr,4/280).
“Kur’an, bir hayat nizamı olmasına rağmen, O’na hayatımızda hakem olarak başvurulmamaktadır. Laik-cumhuriyet döneminde Türk’ün tanımı şöyle yapılmaktadır: “Türk: İsviçre Medeni Kanunu’na göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası’na göre cezalandırılan, Alman ceza mahkemeleri usulüne göre yargılanan, Fransız İdare Hukuku’na göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.” Şimdi soruyorum size, bu tanıma göre hayatımızın neresinde İslam var? Ne zaman Kur’an’a hakem olarak başvuruyoruz? Halbuki Yüce Allah, Hayat Kitabımızın unutturulan bir ayetinde: “Ey iman edenler!…Eğer Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız........
