YILBAŞI ve TEŞEBBÜH MESELESİ |
YILBAŞI ve TEŞEBBÜH MESELESİ
Zaman, İslam düşüncesinde sadece kronolojik bir akış değil; kulun Rabbine yönelişini derinleştiren, muhasebe ve sorumluluk bilincini canlı tutan ilahî bir nimettir. Bu sebeple zamanın anlamlandırılması ve ihyası, dinî ölçüler çerçevesinde ele alınması gereken önemli bir husustur.
Bu bağlamda miladî takvime göre yeni bir yılın başlangıcı olarak kabul edilen 1 Ocak tarihi, tarihsel ve kültürel olarak Hristiyan dünyaya ait bir zaman algısını yansıtmaktadır. Farklı medeniyet ve toplumların kendilerine özgü takvimleri bulunduğu gibi, Müslümanlar da hicrî takvime göre zaman bilincini inşa etmiş; yeni yılı Muharrem ayı ile idrak etmişlerdir. Dolayısıyla mesele, bir takvim tercihinden ziyade zamanın dinî anlamı ve bu zamanın nasıl değerlendirildiği meselesidir.
İslam’da mübarek gün ve geceler, eğlence merkezli ritüellerle değil; ibadet, tefekkür, tevbe, istiğfar, dua ve infak gibi kulluk esaslarıyla ihya edilir. Ramazan ve Kurban bayramları, Kadir gecesi, Beraat gecesi, Arefe günü gibi mübarek gün ve geceler bu anlayışın en açık örnekleridir. Bu günler, sevinç ve mutluluğun meşru çerçevede yaşandığı; fakat bunun ibadet ve şükür bilinciyle bütünleştiği zamanlardır.
Nitekim Resûl-i Ekrem (s.a.s.), Medine’ye hicret ettiğinde halkın cahiliye döneminden kalma Nevruz ve Mihricân bayramlarını kutladıklarını ve bu günlerde eğlendiğini görmüş; bu günlerin mahiyetini sormuş, kendisine verilen cevap üzerine şöyle buyurmuştur:
“Allah Teâlâ, size o iki günün yerine onlardan daha hayırlı iki günü; Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı’nı vermiştir.”
(Ebû Dâvûd, Salât, 239; Nesâî, Îdeyn, 1)
Bu hadis-i şerif, İslam’ın bayram anlayışını belirleyen temel ölçüyü ortaya koymaktadır. Buna göre Müslümanların sevinç ve kutlama günleri, dinin meşru kıldığı ve anlamlandırdığı zaman dilimleriyle sınırlıdır..
Ulema, bu hadis üzerinden gayrimüslimlere mahsus bayramlara ta’zim edilmesinin ve bu bayramlarda onlara benzemeye çalışmanın haram olduğunu açıkça ifade etmiştir.
Hanefî ulemadan Ebu’l-Mehâsin el-Hasen b. Mansûr’un zikrettiği şu hüküm, konuyu gayet güzel özetlemektedir:
“Başka günlerde satın almadığı bir şeyi o gün (o güne özgü bir faaliyet olarak) satın alan veya o gün bir başkasına (yine o güne özgü bir faaliyet olarak) hediye veren kimse, eğer bu davranışıyla tıpkı kâfirlerin o güne ta’zim göstermesi gibi o güne ta’zim kasdı taşıyorsa kâfir olur.
Ama eğer satın aldığı o şeyi kendisi gıdalanmak ve beslenmek maksadıyla satın almışsa yahut başkasına hediye almakla, adet veçhile karşılıklı sevgiyi beslemek amacı taşıyorsa bu küfür olmaz; ancak mekruhtur.
Burada kâfirlere benzeme keraheti söz konusu olur. Dolayısıyla bundan sakınmak gerekir.
(Ali el-Karî, Mirkâtu’l-Mefâtîh, III, 491.)
İmam Muhammed’in talebesi Ahmed b. Hafs el-Kebîr’in şu sözü ise meselenin ciddiyetini gösterir:
“Bir kimse elli yıl Allah’a kulluk etse, Nevruz gününü........